snail in a bucket of ball bearings

snail

doğrusu bu deyime pek sık rastlanmıyor.

salyangozun hareket mekanizmasını düşünürseniz onu içi rulman bilyeleriyle dolu bir kaba koyan kişinin enkizisyon mahkemesinde baş işkenceci görevine talip olması halinde derhal kabul göreceğine hiç şüphem yok.

hayvancağız zaten normal arazide yerinde sayıyor. ayıptır kardeşim ayıp. 

Yayınlandı: on Ekim 30, 2006 at 9:34 am Yorum Yapın

“Libe” cephesinde yeni bir şey yok

libeönceki yazımda oldukça detaylı olarak fransanın devrimci gazetesi Liberation un kapanma noktasına nasıl geldiğini anlatmıştım.

26 ekim son karar günü olarak belirlenmişti. o gün yapılan yönetim kurulu toplantısından bir karar çıkmadı. sadece 7 kasım tarihinde yapılacak yeni bir toplantıya kadar çalışmaların sürdürüleceği ilan edildi.

anlaşıldığına göre bazı bankaların yeni yatırımcılar bulunması için yaptıkları araştırmaların sonucu beklenecek. ayrıca büyük hissedar rothschild ile çalışanlar arasındaki anlaşmazlıkların çözülmesinede çaba gösteriliyor.

Yayınlandı: on at 8:49 am Yorum Yapın

transtrakya boruhattı soruları

pipeline

rusya nın ria novosti ajansından geçilen bir haber beni çok şaşırttı. haberde yunan dışişleri bakan yardımcısının ajansa yaptığı bir açıklama naklediliyordu. bakan yardımcısı rusya, bulgaristan ve yunanistanın ortaklaşa inşa edecekleri ve karadenizde bulgaristanın burgaz limanı ile egede yunanistanın aleksandrupoli limanlarını birleştirecek petrol boruhattı üzerinde yapılan görüşmelerle ilgili bilgi vermişti.

bakan yardımscısı stylianidis şöyle konuşmuş.

çalışmalar yürüyor. inanıyorumki pratik bir sonuca ulaşmaya hiç olmadığımız kadar yakınız. hala çalışıyoruz ve yıl sonuna kadar ülkelerimiz kamuoylarına çalışmalarımızın ne yönde geliştiğini göstermeyi umuyoruz.”

beni şaşırtanda işte bu beyanat oldu. zira ben bu işin çoktan halledilmiş ve hatta boruhattı inşaatına başlanmış olduğunu tahmin ediyordum. bir diplomat olmamama rağmen yunan bürokratın bu sözlerinden ciddi pürüzlerin varlığı sonucunu çıkarıyorum. nitekim rus enerji bakanı viktor hristenko nun geçenlerde yaptığı temaslar sonucunda kasım ayı ortalarında üçlü bir komisyon teşkil edilmesine karar verilmiş.  

bu gelişmeler birdenbire bana 15 yıl kadar öncesini hatırlattı. aslında bu proje 90 ların ilk yıllarında gündeme gelmiş fakat taraflar yatırımın finansmanı ve diğer bazı pürüzler nedeniyle anlaşamamışlardı. proje tam anlamıyla rafa kalkmamış olacakki 2005 in nisan ayında sofyada üç ülkenin bakanları arasında bir işbirliği memorandumu imzalanmıştı. hatta başbakan karamanlis bunu tarihi bir anlaşma olarak nitelemişti. fakat görüldüğü gibi geçen bir buçuk yılı aşkın sürede nihai anlaşmayı imzalayamamışlar. daha sonra stratforun konuyla ilgili bir analizini okuyunca mesele biraz aydınlanır gibi oldu.

stratfora göre projenin sonuçlanması mümkün değil. çünkü bu ekimde yapılan pazarlıklarda rusyaya verilen 51% pay 3 rus kurumu tarafından paylaşılıyor. boruhattı şirketi transneft, petrol şirketi rosneft ve hepimizini iyi tanıdığı gaz şirketi gasprom.  bu şirketlerden hiçbirinin rusya dışında başarılı bir proje yapmışlığı yok. ayrıca bu şirketlerin ortak projelerde ödemeleri hep diğer şirketlerin yapmasını beklemek gibi bir huyları var. bunlara ek olarak firmaların lider kadrolarıda birbirleriyle iyi geçinemiyorlar. hatta stratfor a göre rosneft ve gasprom yönetimleri birbirinden nefret ediyorlar. bu durum ise projenin yürümeyeceğinin işareti olarak görülüyor.

projenin rakamsal büyüklükleri ile ilgili olarak bir iki kısa malumat vereyim.

boruhattının uzunluğu 285 km olacak. 700,000 varil/gün kapasiteli hattan ilk yıl 15 milyon ton hampetrol akacak. 3 yıl içinde bu rakam 35 milyon tona çıkacak. gelecek yıllarda ise 50 milyon tona çıkabileceği bildiriliyor. hattın maliyetinin 1 milyar dolar kadar olabileceği tahmin ediliyor. hattın 2009 yılında devreye girmesi öngörülüyor.

proje koordinatörlüğünü tbk-bp adlı rusya-britanya firması üstlenmiş. adı geçen rus şirketlerinden başka yunan hellenic petroleum bulgar technoexportstroy amerikan cambridge energy research associates gibi firmalar hisse sahibi.

transtrakya hattının bölgenin uluslararası siyasetteki yeri açısındanda büyük önemi var. rusyanın üilemizden akdenize açılan bakü-tiflis-ceyhan hattının yapılmasından zerrece hoşlanmadığını bilmeyen kalmamıştır herhalde. btc hattının yapımını azerbaycan petrollerinin rusyanın müdahalesine imkan tanımadan tüketici ülkelere taşınmasını isteyen amerikanın ısrarlı çabaları sağladı. transtrakya hattı yapılabilirse bu hatta rakip olacaktır. ayrıca çok önemli bir kısmı boğazlardan tankerlerle taşınan rus petrolü için bir alternatif teşkil edecektir. eğer boğazlarda bir problem çıkarsa rusya ihracaatını bu yoldan sürdürebilecektir.

bir diğer faktör rus ihracaat tankerlerinin boğazlarda kaybettiği zamandır. iddiaya göre boğaz trafiğinin el vermemesi nedeniyle oluşan gecikmelerden ötürü yılda 1 milyar dolar kayıp ortaya çıkmaktadır. bu çok önemli bir miktar tasarruf edilmiş olacaktır.

bu hususta net bir bilgim olmamasına rağmen boğazlar tanker trafiğinin hızlı işlemeyişinin altında türkiyenin buna pekde hevesli olmaması yatıyor gibi geliyor. türkiye bu şekilde kazak ve rus petrollerininde btc üzerinden akıtılmasını teşvik etmek istemiş olabilir. eğer varsa bile bu taktik pek sonuç vermişe benzemiyor. hatta ters tepebilir. transtrakya hattı yapılabilirse türkiye rusyanın petrol ihracaatı, dolayısıyla en önemli gelir kaynağı üzerindeki sınırlıda olsa kontrolünü kaybedebilecektir. bu bence rusyaya karşı önemli bir kozun elden çıkması anlamına gelir.

bu arada btc nin geleceğini etkileyebilecek bir tehlikeye dikkat çekmek istiyorum. bu tehlike son zamanlarda rusyanın gürcistan üzerinde uyguladığı baskı taktikleridir. bir süre önce rusya bir mazeret göstererek neredeyse gürcistana savaş açacak duruma geldi. ek olarak oradaki batı taraftarı yönetimi değiştirmek istediğide biliniyor. eğer rusya bu politikalarında başarılı olur ve orada rus kuklası bir yönetimi iktidara getirebilirse veya işgal ederse btc nin uzun süre yaşamını sürdürebileceği şüphelidir.

başkan putinin son manevraları acaba bunun bir provası olabilirmi.

Yayınlandı: on at 7:57 am Yorum Yapın

“Liberation” ölecekmi

libebir süredir çok farklı ülkelerin yayın organlarında ağırlıklı olarak yer alan bir konu bu. fransız Liberation gazetesinin içinde olduğu zor durum. hernedense bizim medya pek umursamadı gibi geldi bana. belki cumhuriyet kenarda köşede değinmiştir. halbuki sık sık 1968 kuşağından geldiğini gururla nakleden kişilere rastlanır türk medyasında.

Liberation 1973 senesinde ünlü filozof jean-paul sartre ve arkadaşları tarafından kurulmuş maocu bir gazeteydi. gazetede geçerli olan zihniyet köklerini 1968 öğrenci direnişinden alıyordu. gazete kısa sürede sergilediği gözünü budaktan sakınmayan gazetecilikle statükonun temsilcisi büyük gazetelerden bıkmış halkın gönlünü kazandı. zaman zaman 600-700 binlere varan tiraj zaman içinde inişe geçti. 2000 yılında 300,000 iken bu yıl 130,000 lere kadar düştü.

belki bilenler çıkacaktır gazete 2 yıl öncede mali darboğaza girmiş sonunda rothschild ailesi tarafından kurtarılmıştı (sartre o gün mezarında takla atmıştır herhalde.). o günden beri gazeteye 25 milyon dolar enjekte edildi. ancak bu yıl tekrar aynı konuma gelince edouard de rotschild gazete yönetimi masrafları kısmak için personel azaltılmasıda dahil gerekenleri yapmazsa daha fazla destek olmayacağını açıkladı. gazeteyi kurtarmak için bazı fedakarlıklar yapılacağı yerde yönetim istekleri reddetti, personel greve filan gitti. en büyük hissedar olan rothschild lerin etkisiyle gazetenin kurucularından, sartre in silah arkadaşlarından başyazar serge july ayrıldı. onu gazetenin önemli başka isimleri daha takip etti. olaylar birbirini izledi. çalışanlarla yapılan görüşmelerinde bir sonuca vardığını sanmıyorum.

şu anda edouard de rotschild ekim 26 gününü son tarih olarak belirlemiş durumda. yani o güne kadar gazete yönetimi ve çalışanlardan oluşan bir komite detaylı bir kurtuluş planını sunmak zorunda. ayrıca le monde dan ayrılan ve liberation un başına geçmesi beklenen edwy plenel ve edouard de rotschild de kendi planlarını yönetim kuruluna sunacaklar. bunlardan birinin kabul görmesi halinde gazeteye bir şans daha verilecek. fakat genel intiba bunun zor olacağı yönünde.

fransız basın sektörünü takip edenler sektördeki sıkıntıların liberationun başına gelenlerle sınırlı olmadığını diğer büyük gazetelerdede benzeri olayların yaşanabileceğini söylüyorlar. fransanın en prestijli gazetesi statükocu sol eğimli le monde un ciddi bir rahatsızlık içinde olduğu biliniyor. mali sorunlar ve yönetim sorunları iç içe yaşanmakta. gazeteye taze para kaynakları araştırılıyor. fransanın diğer büyük gazetesi sağcı le figaro ise bu yıl içinde uçak yapımcısı dassault şirketine satılmıştı.

fransada basın sektörünün bu kötü gidişi uzmanlarca şu nedenlere bağlanıyor. fransada gazete reklamlarının toplam reklam harcamasındaki payı 17% kadar. halbuki ingiltere ve almanyada bunun en az iki misli bir oran var. ücretsiz dağıtılan gazeteler çok yaygınlaşıyor. bunlar özellikle paris metrosunda dağıtılıyor. sürekli haber yayını yapan radyo ve televizyonlar haber almak için insanların gazete almasına gerek bırakmıyor. internetin önemli etkiside unutulmamalı.

yani bugün yarın dananın kuyruğu kopacak gibi görünüyor. durum pek iç açıcı değil.

Yayınlandı: on Ekim 25, 2006 at 7:48 am Yorum Yapın

soykırım

bosnaisrailin haaretz gazetesinde dün aşağıdaki makale yayımlandı. sıklıkla olduğu gibi yine ermeni soykırım iddialarına değiniliyor. ancak makale kesinlikle tek yanlı olarak türkiyeyi suçlayıcı bir mahiyet arzetmiyor. hatta tarafsız bir gözle yazılmış bile denilebilir. zaten makalenin anafikri özellikle avrupa ülkelerinin gereksiz müdahalelerde bulunuyor olması. bu şekilde böyle kanayan yaralar büsbütün azıyor ve türkiyede olduğu gibi statüko karşıtı sesleri cesaretsizleştirerek devletlerin geleneksel politikalarını dahada sertleştirmesine neden oluyor deniyor. yani sinirlerim tepeme çıkmadan okuyabileceğim türden bir yazı.

fakat iş orada bitmiyor. haaretz bazı makaleler için “talkback” imkanı sunuyor. yani bloglarda sunulan yorum fonksiyonu gibi. işte nezaman herhangi bir yazıda ermeni, türk, kürt, soykırım, katliam vs gibi – “keyword” ler diyeceğim – telaffuz edilse bu tür yazı ortamlarında pusuya yatmış olan türkiye düşmanları başlıyorlar yağmur gibi mesaj yağdırmaya. belliki bunlar hazırlıklılar. belkide arşivlerinde hazır bulundurdukları form metinlerden copy-paste yapıp postalıyorlar. bu tür forumlara bakıyorum özellikle batı ülkelerinin pek çoğundan mesajlar geliyor ve bunlar yüzlerce olabiliyor. içlerinden bazıları utanarak sıkılarak tarafsız ses vermeye çalışsada büyük çoğunluk türkiyenin suçlu olduğunda hemfikir. genelde israilliler bu işe karışmıyorlarsada onlardanda aleyhimize dönenlerin sayısında artış var. genelde yahudiler tarihin en mazlum milleti sıfatını başkalarıyla paylaşmak kazanımlarını bölüşmek istemediklerinden ermeniler gibi başka grupların başlarından geçen talihsiz olayları holocaust ile eşdeğer yapma gayretlerini desteklemiyor. aynı paralelde israil devletide politikalarını sürdürüyor. ermeniler ise bıkmadan usanmadan bu yönde çalışıyorlar hiç şüphe yok eğer başarırlarsa yahudilerin elde etmiş oldukları avantajlardan çok daha kolayca yararlanabileceklerini düşünüyorlar. tazminat, toprak taleplerinin olumlu sonuçlanması vs gibi.

benzeri şeyler başka ülkelerde başka yayın organlarındada aynen görülebiliyor. ama ne yazıkki bu forumlara yazan, saldırıları cevaplayan türk yok denecek kadar az. mesela şu anda bahsigeçen makaleye gelen 90 küsur mesaj arasında düşmanca yazılmış onlarca varken hiçbir ”türk” karşılık vermemiş. ama daha önce arap haklarını savunma adına “haaretz” e mesaj atan epey “türk” çıkmıştı. çok enteresan bir durumdur. bunları okuyan ve konuyu iyi bilmeyen kimseler tabiatıyla bundan etkileniyor.

mesela gelen mesajlardan birini aşağıya alıyorum

What is most bizarre about Turkey`s stubborn attitude is clinging to the Ottoman past, and that at its political and moral nadir. In principle I think it would be nice to have Turkey in the EU, but I seriously doubt that a country that refuses to come to terms with its own past nearly a century after the fact is ready to join the march to a glorious future. Are the Turks not yet mature enough to acknowledge, let alone take responsibility, for their own past? If their past is Topkapi & Hagia Sophia but not the Armenian catastrophe, they`re living in a world of kitsch 

arkadaş özetle diyorki, türklerin “osmanlı” geçmişlerini inatla reddetmeleri çarpıkça bir davranışdır. sağolsun “ab” ye katılmamıza tamamen karşı değil ama anlaşıldığına göre geçmişimizin sorumluluklarını erişkinlere layık şekilde yüklenmeliymişiz. şöyle bitirmiş “topkapı” ve “aya sofya” yı geçmişinizin bir parçası olarak kabul edip “ermeni felaketi”ni kabullenmiyorsanız .oktan bir dünya da yaşıyorsunuz diyor.

şu anda ben gelen yaralayıcı tüm mesajlara cevap olarak haaretze postalanmak üzere bir yazı hazırlıyorum. ancak bu konuda dezavantajlıyım. siyaset ve tarih gibi alanlarda ingilizce yazmak benim en kuvvetli kozum (strong-suit) değil. ben bir teknolojistim ve çok uzun yıllar teknik raporlar yazılar yazdım. tabiatıyla yavaş yürüyor ve anında cevap yazamıyabiliyorum. bence bu duruma bir çözüm olarak türklerinde kendi kütüphanelerini (library) oluşturmaları gerekiyor. burada ulusal davalarımızla ilgili, ağdalı diplomasi diliyle yazılmamış, basit gündelik ingilizceyle yazılmış küçük notlar tutulmalı. bu notlar yazının ihtiyaçlarına kolayca adapte edilecek biçimde olmalı. ben bir forumda bir saldırıya cevap yazıyorsam hemen notları uygun şekilde yapıştırıp gereken ilaveleri yaparak cevabımı postalayabilmeliyim.sanırım böyle bir ortak kaynak çok fayda sağlar.

şöyle söyleyeyim mesela ben birkaç defa cevabımı yazıp bitiremeden haaretz forumları sona erdirdi. memlekette doğru düzgün yes/no diyecek adam zor çıkarken yayın organlarına mesaj yazacak insan bulmak zor. yazanların veya yazabileceklerinde işi kolaylaştırılmalı. bu görevi birileri üstlenmeli ve hızla sonuçlandırmalı tabii bu bitmez devamlı revize edilecek ve geliştirilecek ama hiç olmazsa kısa sürede sürüncemede kalmadan bir ilkyardım sitesi yaratılmalı.

hariciye” olmaz. belki atak insanların bulunduğu bir “akademi” veya “chp” gibi bir siyasi kuruluş veya bir “think-tank” aklıma geliyor.haaretz makalesini aşağıya aldım.

orijinal adresinde makaleyi okumak, yorum yapmak veya yorumları okumak isteyecekler burayı kliklesin. yukardaki resmin alındığı site

Scratching the other’s wounds

by avirama golan 

 It is fascinating to see how France, time and again, insists on sticking its refined nose into the affairs of others and preach wisdom to them, instead of dealing with the boiling kettles on its own stove. The law against deniers of the massacre of the Armenian people is still provoking a lively debate in the French press. (France approved the law about two weeks ago by a narrow majority, following an internal debate over the severity of punishment.) In Turkey, the French law pushed intellectuals and writers oppressed by the regime into a corner, compelling them to defend their country.

A day after winning the Nobel Prize, the author Orhan Pamuk hurried to declare that the French law constitutes “a blow to the principles of freedom of expression that France itself instilled.” It is a shame, Pamuk said, that France does not leave the Turks to do their own soul-searching, which is occurring in any case. Another Turkish writer, Elif Shafak, was recently brought to trial in Istanbul for allegedly “denigrating Turkish national identity” in her latest novel, “The Bastard of Istanbul,” which tells the stories of two families, Turkish and Armenian. In an article in Le Monde, Shafak asked the French to allow her nation to “heal the wounds of its history by itself.” Sinan Ulgen, the president of the Turkish think tank Economics and Foreign Policy Studies (EDAM), argued in an article in Le Figaro, that “France is weakening democracy in Turkey.”

This phenomenon is familiar to Israeli writers and intellectuals, veterans of the fight against the occupation, who stutter in an attempt to defend their country in the face of a buttressed, superficial, arrogant and self-righteous European stance. And like the French left’s attack against Israel, which places doubt on the legitimacy of the state of the Jews, the new legislation derives from a combination of factors: a historical connection (some of the Armenians who were murdered during World War I were accused of spying for France), an elitist lobby of anti-Turkish Armenian immigrants in France, a desire to embarrass Jacques Chirac and weaken the right, and – at least among some of the legislators – an innocent aspiration, though somewhat self-righteous, for tikkun olam [making the world better].

The ones seeking to improve the world argue that the Armenian people have suffered a hardship for 90 years, in addition to what they experienced during World War I. The denials of the massacre are indeed an open wound. Turkey is not only to blame. Most of the world is responsible for belittling the tragedy and shunting it aside. In the soul-searching that has yet to occur here, the children of Holocaust refugees will have to examine why it was uncomfortable for them to recognize the magnitude of the suffering of others. In this sense, the law ostensibly does justice. But this is misleading, and not only because the measure was essentially an internal-political one, but also because even when the French left is correct, it is definitely not smart.

In the introduction to the Hebrew edition of Raymond Aron’s “The Algerian Tragedy,” Professor Emmanuel Sivan analyzes this symptom: In France, he explains, politicians tend to be “frighteningly cynical – even, and primarily, when speaking loftily about morality – while the intellectuals tend to be detached ‘moralists’.” (This brings to mind, in particular, Albert Camus and his denial of oppression in Algeria and Jean-Paul Sartre and his support for the USSR in 1956 – A.G.) Thus, the moralists of the French left had little impact on the war crimes perpetrated by France in Algeria, while Aron, a centrist who spoke in the name of realpolitik, significantly contributed to the effort to convince the French to end the occupation.

In the case of the law against deniers of the massacre of the Armenian people, the French left is again ignoring realpolitik. This only serves to muffle the internal Turkish debate that finally began to awaken after years of silence. The French should demonstrate sensitivity for denials. After all, it has only been a few years since they allowed references to the “war” in Algeria and lifted censorship from Gillo Pontecorvo’s 1965 film “The Battle of Algiers.” Why now of all times, when France is in a tumult over a film exposing a new affair – the (denied) colonial use of North Africans as soldiers in World War II – is it so urgent for the left to focus on the Armenians?

Perhaps it is because of another, concealed motive related to the fear of Turkey’s entry to the European Union: the fear of Islam, which the Pope expressed in his native tongue during a visit to his homeland. This fear is the strongest thread motivating politicians in Europe today. The French, who are waging a desperate battle against head scarves and the teenagers in the suburbs, are on the eve of a dramatic election campaign and its perennial X-factor, Jean-Marie Le Pen, who threatens again to conjure up the dark ghosts and fears simmering on the republic’s ideological periphery.

An Islamic Turkey frightens the French, and the fear makes them forget smart realpolitik. If Raymond Aron were alive today, perhaps he would explain to the citizens of his country that the order of the day is actually to bring Turkey closer, help it prosper, encourage its democracy, and reinforce the voices of Pamuk and his colleagues. The insult and enmity now engendered in Turkey as a result of the French legislation were unnecessary
 

Yayınlandı: on Ekim 23, 2006 at 5:18 pm Yorum Yapın

jolly roger

jollyroger

işte size korsanların bayrağı unutulmaz bayrağı.

Yayınlandı: on Ekim 22, 2006 at 2:07 pm Yorum Yapın

işte kore bombası

kore nuke

dünya sathına yayılmış deprem gözlem istasyonları 9 ekim 2006 tarihinde saat 1:35:27 (gmt) de merkezi 41.31 enlem, 129.11 boylam ve derinliği 0 km olan 4.2 şiddetinde bir deprem tesbit ettiler. bu koordinatlar “kuzey kore” yi işaret ediyordu. nitekim “k.kore” makamları tarafından yapılan bir açıklama gecikmedi. “k.kore” ilk nükleer bomba denemesini gerçekleştirmişti.

nuke

yukardaki grafikte bu sarsıntının merkezinden 300km kadar uzakta “çin” de kodu “mdj” olan istasyonda elde edilen sismograf kaydını görüyorsunuz.

quake

ikinci grafik ise 10 ekim 2006 tarihinde yine aynı istasyonun elde ettiği bir kayıt. 23:58:07 (gmt) de merkezi 37.25 enlem 142.72 boylam koordinatlarında 30km derinlikte vuku bulan 5.8 şiddetindeki depremin kaydı. japonyanın, honşu bölgesi açıklarına isabet ediyor.

bu iki kayıt arasındaki farkı görebilmek için jeofizikçi olmak gerekmiyor. üzülerek söylüyorum ikinci grafikteki  öncü artçı sarsıntıları halkımız öğrendi. bu sarsıntıyı “k.kore” nin gerçekleştirdiği ikinci nükleer deneme olarak teşhis edenler yanılmışlardır. bu bir depremdir.

diğer yandan ilk sarsıntının akabinde “kuzey kore” makamlarının bunun ilk nükleer denemeleri olduğu açıklamasını yaptıklarında hiçbir radyasyon sızıntısı olmadığını vurgulamaları dikkatimi çekti ve şüphemi uyandırdı. acaba konvansiyonel bir şarjmı infilak ettirildi diye. zaten, konuya ilgi duyanlar bilecektir atom bombasının tetiklemek için geliştirilmiş konvansiyonel patlayıcılar kullanılır.

fakat bir defa daha düşündüğümde bunun pek mümkün olmayacağına kanaat getiriyorum. şöyle bakalım henüz vuku bulan patlamanın şiddeti konusunda uzmanlar arasında bir konsensüs yok. 0.5 – 15 kiloton tnt eşdeğeri aralığında tahminler yürütülüyor. alt değeri alsak bile 500,000 kilo (gelişmiş patlayıcılarda bu daha küçük bir değer olabilir) patlayıcıyı aynı anda ateşleyebilmek gerekirki bununda hiç kolay bir şey olacağını sanmam. yani bunun gerçekten bir nükleer patlama olması kesin gibi. ancak elde edilen “yield/verim” in küçük oluşu denemenin planlandığı şekilde yürümediği konusunda ciddi şüpheler uyandırıyor. eğer ateşleme sürecinde “fissile” malzeme süperkritik kütle oluşmasından önce bir nötron zincir reaksiyonu başlatırsa akabinde meydana gelecek patlama teorik değerin çok altında kalabiliyor. buna verilen adlardan biride “pre-detonation”. bu bir ihtimal bir başka ihtimal ise “k.kore” nin elindeki az miktar plutonyumu tasarruf etme isteği olabilir tabii.

tahmin edebildiğim kadarıyla şu anda pek çok ileri araştırma merkezinde süperbilgisayarlar uydulardan gelen uzaktan-algılama ve yeryüzü istasyonlarından alınan sismik verileri  deli gibi işliyor. uzmanlar elde edilen malumatı değerlendiriyorlar doğru sonuca varmaya çalışıyorlar.

 

Yayınlandı: on Ekim 11, 2006 at 6:33 am Yorum Yapın

vurucu güç yola çıktı

 seal

savaş kokuları” adlı yazımda adı geçen “eisenhower” uçak gemisi ve çevre gemilerinden oluşan vurucu güç 3 ekimde “norfolk, virginia” daki deniz üssünden ayrıldı. görevi “mso” yani “maritime security operations”, tekrar bir yani “deniz seyrüsefer” güvenliğinin sağlanması. teröre karşıda tedbirler alacak. istikamet malum. basra körfezi civarı.

bence ana görevi bir savaş halinde “basra körfezi” ve “hürmüz boğazı” nı tankerlere açık tutmak ve petrol akışını sürdürmek olacak.

iki yıldızlı amiral  Allen G. Myers kumandasında, nimitz-sınıfı uçak gemisi Dwight D. Eisenhower, taşıdığı uçak gemisi hava filosu “cvw7″ ve destroyer taburu 28 beraberinde güdümlü-füze kruvazörü “uss anzio”, güdümlü-füze destroyerleri “uss rampage” ve “uss mason”, hızlı-saldırı denizaltısı “uss newport news” üsten ayrıldılar.

 

 

 

 

Yayınlandı: on Ekim 10, 2006 at 9:14 am Yorum Yapın

abdest suyu

book1bir süredir gündemi işgal etmekte olan şu meşhur “abdest suyu” meselesini merak ettim. bu ülkede uzun süredir en somut gerçekler öylesine hınzırca çarpıtılıp halka yutturuluyorki paranoya geliştirmemek adeta mümkün değil. dediğim gibi amiyane tabirle ağızlara sakız olan bu konu şüphemi celbetti. adı geçen kitabı inceledim. okudum diyemeyeceğim inceledim. okuyamadım çünkü insanın içi kararıyor.

“abdest suyu” nun bulunduğu kutucuk sayfa 28 de yeralıyor. onu aşağıda görebilirsiniz.

o kutunun içindekileri okuduğumda doğrusu kitabın genel durumuyla gayet uyumlu göründü bana. ayrıca baştan beri şüphelendiğim şeyin doğru olduğunu anladım. neydi o. bu konuyu dillerine dolayanlar öyle takdim etmişlerdiki sanki abdest alınmış suların dahilen veya kaplıca türünde kullanılması salık veriliyor gibi bir kanaat uyandırmıştı üzerimde. gerçekten mide bulandırıcı bir manzara idi.

gerçekte yazılanlar ise su kullanarak insan vücudunun dış yüzeyini temizlemenin faydalarını abartılmış olarak vurgulayan bir metin. hatta bilimselliğin ve mantık ölçülerinin dışına çıkma pahasına  abartılmış bir metin. ama maalesef bu konudaki hijyenin çok muteber olmadığı ülkemizde bu yazının kimseye bir zararı olacağını düşünemiyorum. din bağlantısı kurulması ise şayet arzulanan sonuca varmakta kolaylaştırıcı etkisi olacağı düşüncesiyle yapıldıysa bence hoşgörülebilir.

ancak ”milli eğitim” bakanınında resmen kabul ettiği gibi tamamen gerçek dışı olarak bir alman bilimadamının adı kitaptaki cümlelerin altına yerleştirilmiş. bu herhalde ileri sürülen abartılı iddialara daha fazla itibar kazandırmak amacıyla yapıldı. bu sahteciliğin ortaya çıkışı maalesef okullarımıza dağıtılan kitapların güvenilirliği konusunda çok tatsız şüpheler uyandırmıştır. 

“milli eğitim” bakanının kamuoyu önünde hatayı itirafı ve konunun soruşturulacağını açıklaması ile tartışmalar büyük ölçüde kesildi. hatta medya organlarında ilgili bakan neredeyse kahraman ilan edildi. 

bux1

bu arada başka bir şey daha oldu ve sözü geçen kitap ”abdest suyu” bahsinin öğretime dahil edilmeyeceğinin açıklanmasıyla aklanmış oldu. o bölüm orada kitabın içinde durduğu sürece öğretilmeyeceği sözünün ne gibi pratik bir değeri var merak ediyorum doğrusu. yoksa zaman zaman otomobil imalatçılarının yaptığı şekilde yüzbinlerce kitabı değiştireceklermi. hiç sanmıyorum. zaten daha öncede söylemiştim bence “abdest suyu” bölümünün “zehirli toksin” kavramını öğrencilere sunarak onlara zehirsiz toksinlerinde bulunabileceği hatalı fikrini aşılaması dışında pek zararı yoktu. bırakın zarar vermeyi bir kaç “boy abdesti” aldınızmı öyle “detoks” kliniklerine, uzmanlarına filan para kaptırmaktanda kurtuluyorsunuz tavsiyelere uyarsanız. kesenize faydası bile var anlayacağınız.

halbuki kitapta hiçbir gereği olmayan “trivia” türü bilgiler ile öğrencilerin kafası karıştırılırken pozitif bilimlerin yerine hurafe tohumlarının genç beyinlere serpiştirildiği görülmektedir. box2ülkedeki müslümanların ibadete davet edilmesi anlamına gelen “ezan” ın hangi müzikal makamda okunacağına kitapta yer verilmişken yeryüzündeki diğer dinlerin ve inanışların esamisi bile okunmamaktadır.

aşağıda kitaptan gelişigüzel yaptığım alıntılar durumu açıkça gözler önüne seriyor. bilimin yerine “kadercilik” montajı.

box3

“milliyet” inizin bile tanrısal bir buyruk olduğunu aşağıdaki pasajdan öğrenebilirsiniz. tabii “evrim teorisi” diye birşey hiç duymadınız.

box4

 suyun kaldırma kuvvetini kaderin cilvesi olarak açıklarsak “arşimet”in adınıda değiştirip “mukadder” koyalım bari.

box5

Yayınlandı: on Ekim 9, 2006 at 4:15 pm Yorum Yapın

“einstein” bir hırsızmıydı

 

alfred bu resmi görüpte onu tanımayan varmıdır acaba. bilim, fen deyince ilk akla gelen onun adıdır. öylesineki o isim dünyanın hemen hemen her dilinde “deha” ile kaynaşmıştır, özdeşleşmiştir. türkçede keskinliğin zirvesi için “jilet” neyse “zeka” nın zirvesi için “einstein ” odur.

ama sonra 21.asır geldi ve gelişiyle birlikte anıtlarımızın taşları yerlerinden oynamaya asla yıkılmaz dediğimiz kaleler birer birer gözlerimizin önünde eriyip gitmeye başladı. zaten deodorant satmaya başlamıştı, “gillette”i bir sabun imalatçısına verdik önce. sonra yüzünde muzip bir gülümseme, dağınık saçlı adamın siyah-beyaz fotorafı köşesinden alev alıverdi. küle dönüşecek. kalelerimizde kumdanmış meğer.

“izafiyet özel teorisi” ni açıkladığı makalesinin yayımlandığı 1905 yılının 100 üncü yıldönümü nedeniyle 2005 yılı “fizik yılı” ilan edilmişti. yüzyılın adamı ünvanı verildi. ama nedendir bilinmez epey bilim mürekkebi yalamış olmama rağmen ben bile yukarda adı geçen makalesinde bir tane bile “referans” a yer vermemiş olduğunu duymamıştım. tabii çağdaşı bazı önemli bilimcilerin onu sert şekilde tenkit ettiklerinide ve bunlara verdiği cevapları, yaptığı açıklamalarıda ki bunlardan bazıları itiraf lezzetinde. bütün bunların farkında olamayışım benim kusurum olabilir belki ama şu kadarını rahatça söyleyebilirim bu konu pek dillendirilmiyor.

bu anlattığım hususlarda malumat sahibi olmam “canberra times” da okuduğum bir makale sayesinde oldu. makalenin yazarı “christopher jon bjerknes”, bilim konularında araştırmalar yapan bir yazar. son yıllarda “einstein” üzerine odaklanmış durumda. “einstein” i “plagiarism”,  türkçesi “intihal” ile suçlayan yayınlanmış tam altı kitabı var.  biliyorsunuz bilim dünyasında “intihal” başka bilimcilerin eserlerini, fikirlerini onların adlarını anmadan sahiplenmek anlamına geliyor. bu davranışın kanunlar karşısındaki konumunu tam olarak bilmiyorum ama en azından etik yönden “hırsızlık” ile eşdeğer bence. nitekim bizdede yakınlarda başbakanlık müsteşarı ünvanı taşıyan bir zat bu yüzden ya akademik ünvanını kaybetti yada üniversiteden ihraç edilmişti.

book“christopher jon bjerknes” makalesinde 2002 yılında yazdığı “albert einstein: the incorrigible plagiarist” yani “uslanmayan intihalci” kitabına atıfta bulunuyor. hiç şüphesiz yazar kitaplarının satışlarının artmasından mutlu olacaktır ama bu yüzden gerçek olmayan malumat vereceği düşünülemez.

“bjerknes” gazetede çıkan makalesinde “einstein” in “lorenz”, “poincare”, “hilbert”, “gerber” gibi devlerin emeklerini çaldığını pardon “intihal” lediğini iddia ediyor.

yazarın kitabı üzerinde “amazon” da yapılan yorumları okursanız göreceksinizki insanlar siyah/beyaz havasında taraf olmuş durumdalar. kimseye fikir empoze etmek bana düşmez.

ama bizde bir laf vardırya hani “kafama dank etti” diye, bilirmisiniz.

işte yazının sonunda kafama öyle dank etti. yoksa küfür ettiğim bu yüzyılın önünde diz çöküp elinimi öpmeliyim.

evet belkide öpmeliyim kireçlenmiş dokunulmazları sorgulamayı öğrettiği için bana.

Yayınlandı: on Ekim 6, 2006 at 1:20 pm Yorum Yapın