98. sıradayız

rsfReporters sans frontières yani sınır tanımayan gazeteciler 2006 yılı dünya basın özgürlüğü endeksini 23 ekim de yayınlamıştı.

ilk işimiz tabii listedeki ülkeler arasında türkiye yi aramak oluyor. geçen yıl 168 ülkenin yer aldığı endekste tek başımıza 98.sırada yeralıyorduk. bu yıl aynı dereceyi bhutan ve fildişi sahili ile paylaşıyoruz.

sınır tanımayan gazeteciler bu endeksi hazırlarlarken şu kurum ve kişilerden 50 soruyu cevaplamalarını istiyor. dünya genelinde işbirliği yapılan 14 fikir özgürlüğü örgütü, kendi yapısı içindeki 130 muhabiri ayrıca gazeteciler, araştırmacılar ve insan hakları savunucuları.

konumumuzun değerlendirmesini yapacak değilim. yerimizde saydığımız gerçeği ortada.

sınır tanımayan gazeteciler websitesinde endeksin hazırlanmasında yararlanılan 50 soruyu inceleyebilirsiniz. ayrıca bu yıl ve geçtiğimiz yıllara ait endeksler ayrı (pdf) dosyaları şeklinde görülebiliyor.

Yayınlandı: on Kasım 26, 2006 at 9:55 am Yorum Yapın

roundabout-döner kavşak

round bundan 6-7 yıl kadar önce bir gruba postalamış olduğum bir yazımı üzülerek bugün tekrar gündeme getiriyorum. o yazı ingiliz etkisi altındaki ülkelerde roundabout adını alan bizde yanılmıyorsam döner kavşak şeklinde bilinen çoklu yol kesişme alanlarında trafiğin nasıl akması icabettiğini açıklıyordu.

bu yazıyı üzülerek yazmamın sebebi aradan geçen sürede hataların düzeltilmesi yönünde hiçbir gelişmenin sağlanamamış olduğunu görmemdir. ilk yazımın yayınlanmasından beri geçen sürede istanbulda bu tür kavşakların sayısında bir artış olduğunu gözlemledim ama daha sonra bunlardan pek çoğuna trafik ışıkları monte edilerek potansiyel avantajlarının yokedildiğini gördüm.

tabii şehir trafiğini düzenlemekle sorumlu departmanların hissettiklerini anlıyorum ve altında oldukları muazzam baskıyı düşünerek onları çoğu zaman mazur görüyorum. herhalde eğitim vs gibi geleceğe yönelik çareler yerine günü kurtarmayı amaçlayan çözümleri devreye alıyorlar. çünkü biliyorlarki daha zekice bir çözümün yaşama sokulabilmesi için geçecek zamanda akacak kan ve dökülecek gözyaşına tahammül etmek kolay olmaz.

önce dilimin dondüğü kadarıyla bir döner kavşakta nasıl hareket edilmelidir kısaca değineyim.

bir “roundabout/döner kavşak” şu bileşenlerden oluşur.  ortada göbek olarak adlandırılan bir elips veya dairesel bir alan, etrafını çevreleyen bir yol ve bu yola açılan tali yollar. bu yapı karayolları trafik işaretlemesinde mavi bir levha üzerinde dairesel olarak çizilmiş ok işaretleriyle gösterilir.

bizim gibi trafiğin sağdan ilerlediği ülkelerde “roundabout/döner-kavşak” içinde trafik yönü “saate-ters” yönde ilerler. kavşağa bağlanan yolların sayısı değişir bir limiti yoktur. ana kural “kavşağın içinde seyreden araçların geçiş üstünlüğüne” sahip olmasıdır. bu sistemin çalışabilirliği kavşak içindeki dairesel yolun mümkün olduğu kadar çabuk boşaltılmasına dayanır. kavşağa tali yollardan yaklaşan bir sürücü soluna bakmalı, kavşağa girdiği takdirde yolunu keseceği bir araç olmadığına emin olmalıdır. eğer böyle bir araç varsa durulur veya hız azaltılarak bu aracın geçişine imkan tanınır. tecrübeli bir sürücü böyle durumlarda hızını ayarlayarak durmasına gerek kalmadan kavşak içindeki araca yol vererek kavşağa onun arkasından girebilir. hatta eğer uygun hız ve mesafe varsa iyi bir senkronizasyon ile kavşak içindeki iki araç arasınada girilebilir. böyle kavşaklar içerisinde hareket eden araç sürücüleride hızların ayarlayarak kavşağa girecek araçları zora sokacak durumlar yaratmaz.  amaç ortak bir çaba sonunda araç akışını kesintisiz sürdürmektir. çıkışa yaklaşıldığında mutlaka sinyal vererek bir an önce kavşak boşaltılır.

bizde ise daha önce açıkladığım kuralların tam aksi uygulanıyor. aman yanlış anlamayın kağıt üzerinde bizdede uluslararası kurallar geçerli. ama pratikte tam aksi oluyor. yani tali girişlerden gelen sürücüler en ufak bir endişe hissetmeden kavşağa dalıyorlar. bu durumda geçiş üstünlüğüne sahip olan kavşak içindeki araçlar durarak bunlara yol veriyor.

round

bu konuda bilfiil yaşadığım bir olayı örnek olarak sizlere sunacağım. konu edeceğim döner kavşak istanbulun anadolu yakasında maltepe civarında sahil yolunun hemen gerisinde süreyya plajı olarak adlandırılan bölgede yer alıyor. bu bölgede aynı zamanda bir migros dahil alışveriş merkezleri ve restoranlar bulunuyor. oldukça bilinen bir mekandır belki bazılarınız hemen hatırlayacaklardır. zamanında burada aynı isimde halka açık bir plaj varmış. daha sonraları denizlerin kirlenmesi ve kıyıların halkın istifadesine kapanmasıyla sadece adı kalmış. yakında bu isimde unutulur herhalde.

ben uzun süre her gün bu kavşaktan geçtim ve neredeyse her gün bir kazaya şahit oldum. eğer yukardaki resme bakarsanız vuku bulan kazaların hemen hemen hepsi bugün trafik ışıklarının bulunduğu kesimde meydana geliyordu. tünel şeklindeki alt geçişten kavşağa yaklaşan sürücüler kavşağın içine girinceye kadar soldan gelen vasıtaları göremezler. buna rağmen pek çok sürücü hiç tereddüt etmeden kavşağa giriyordu. tabii bu kadar irrasyonel bir davranışın sonunun kazayla gelmemesi sadece şansa kalıyordu. ancak burada ek olarak bir faktör daha rol oynuyordu. bunu kuraltanımazlık veya cehalet olarak tanımlayacağım.

sanırım bu iş bir yıl kadar böyle gitti. bu süre sonunda herhalde trafik departmanında yeterli sayıda kaza raporu birikmiş olmalıki yukardaki resimde işaretlediğim noktaya trafik lambaları takıldı. bu kazaları büyük ölçüde azalttıysada herşeye rağmen zaman zaman  benzer olaylara rastladım.

böyle bir kavşağın yapılma amacı belli bir yönden gelen yoğun bir trafiğin olmadığı durumlarda trafik ışıklarına gerek olmadan ve bu şekilde araçları luzumsuz yere ısıklarda bekletmeden araç akışını sağlamaktır. bu güzel bir metottur ve çok ciddi ekonomik faydalar sağlar yakıt ve zaman tasarrufu açısından.  ancak günün belli zamanlarında bir yönden kavşağa giren araç miktarı yoğunlaşırsa kurallara göre diğer yollardan kavşağa giriş yapmak isteyen araçların işi zorlaşır. böyle zamanlarda trafik polisleri görevlendirilerek veya trafik ışıkları çalıştırılarak trafik akışına olumlu yönde müdahale edilebilir. döner kavşağın bir dezavantajı hiç şüphesiz yapımı için şehir içinde normal kavşaklara göre daha fazla alana gerek duymasıdır. bizde bu tip kavşaklar çoğunlukta değilsede yinede rastlıyabiliyoruz.  

kavsakson olarak yıllar önce hazırladığım basit bir animasyonu sunuyorum. sanırım daha açıklayıcı olacaktır. belki meraklı arkadaşlar günümüzün çok daha ileri imkanlarını kullanarak daha güzel bir şey hazırlayabilir. kırmızı otoyu siz sürüyorsunuz ve güney yönünden kavşağa yaklaşıyorsunuz. animasyonda belli noktalarda koyduğum duruşlar pozisyonun doğru anlaşılması amacı iledir. yoksa normal hayatta bu süreklilik içinde gelişir.

 

Yayınlandı: on Kasım 25, 2006 at 10:02 am Yorum Yapın

conversational lubricant

birbirlerini iyi tanımayan kişilerin bir araya geldiklerinde buzları kıracak, konuşma fırsatı sağlayacak bir söz, bir cümle. 

Yayınlandı: on at 8:53 am Yorum Yapın

PAPA yı utandıran MERYEM

keisha

Bu pazar Vatikan da ilk defa bir konulu filmin ilk gösterilişi yapılacak. Film, tabiatıyla dini bir konuyu işliyor. İsa nın dünyaya gelişini ve etrafında gelişen olayları.

Film Katolik aleminde ciddi bir tartışma yarattı. Nedeni Meryem rolünü üstlenen oyuncu Keisha Castle Hughes. Zira Keisha henüz 16 yaşında ve bekar. Tabii ne çıkar bundan diyeceksiniz. Ama genç oyuncu hamile ve önümüzdeki bahar aylarında anne olması bekleniyor. Bildiğiniz gibi Katolik mezhebinde bu büyük bir günah teşkil ediyor. (Hemen ekleyeyim, tabii çocuğun babası göksel bir varlık değilse)

Papa ve Meryem Keisha ilk gösterime katılmıyorlar. Gerçi Papalık sözcüsü bir açıklama yaparak “Papa zaten katılmayacaktı. İki gün sonra başlayacağı Türkiye seyahatine hazırlanıyor” türünde bir şeyler söylemiş. Oyuncunun neden katılmadığı konusunda bir bilgiyi haberi okuduğum The  Times da göremedim.

İşin kilise ve günah tarafını bir yana bırakırsak, Meryem Keisha pek kabiliyetli bir kızcağıza benziyor. Baksanıza daha 13 yaşında iken “En İyi Kadın Oyuncu Oscarı” adaylığına seçilmiş. Bu, onu bu şerefe nail olmuş en genç hanım yapıyor. Daha sonraları da epey yapımda rol almış.

Bu konuda daha fazla şey okumak isterseniz The Times haberi epey uzunca ve burada.

Yayınlandı: on Kasım 24, 2006 at 10:52 am Yorum Yapın

KARLA nın sonu

narkus

le carre romanlarının karla sı doğu alman stasi gizli polis teşkilatının başı markus wolf sessizce uykusunda göçtü gitti. bir başka sıfatı da yüzü olmayan adam idi markus wolf un. yıllar boyu batılı servisler onun bir resmini bile ele geçirememişlerdi.

bugün kendisinin imzalı fotografı bu websitesinde okuyuculara sunuluyor. ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum. hüzünlenmelimiyim yoksa “oh olsun” mu demeliyim. 

83 yaşındaki stasi generalinin ölümüne çok kimse gözyaşı dökmedi. berlindeki apartmanının kapısına birisi tek bir kırmızı gül bırakmış sadece.

yahudi olmaları nedeniyle 1933 yılında ailesiye birlikte naziler tarafından almanyadan sürülmüş rusyaya göçmüşlerdi. orada stalin idaresi tarafından yetiştirilmiş ve 1939 yılında vatandaşlığa geçmişti. sovyetler birliğinin büyük güvenini kazandı. orada istihbarat eğitimi aldı. daha sonra bir haberci olarak çalıştığı sürede doğu almanyanın ilk lideri olan walter ulbricht ile tanıştı. 1945 yılında berlin e gitti ve 1951 yılında rusların tavsiyesi ile gizli polis teşkilatı stasi nin başına getirildi. 

yaşamında 30,000 ajanı batılı ülkelerin başına musallat eden bu casusbaşı için fikri sorulan bir meclis üyesi “cehennemde yansın” demiş.

berlin duvarının çökertilmesinin üzerinden 17 yıl geçmesine rağmen casusbaşının alman kimliğine verdiği zararların hala tam olarak üstesinden gelinemedi. kamuda işe gireceklerin geçmişlerindeki stasi bağlantılarının araştırılmasına son verilip verilmeyeceği tartışmalı. bu konuda meclise sunulan bir tasarı geri çekildi.

iyi tahsilli, şehirli, iyi giyinen wolf 1993 de yapılan duruşmasında kendini çok iyi savundu. bir celsede “niye ben yargılanıyorumda klaus kinkel e birşey yapılmıyor” diye sormuş. klaus kinkel aynı dönemde batı alman gizli servisinin başındaydı. 

wolf davalardan ertelenen 2 yıllık bir ceza ile kurtuldu. daha sonra bir yemek kitabı yazıyor ve ailesinden gelen sanat ve kültür birikimini kullanarak edebi çevrelerde kendine iyi bir yer yapıyor. zaman zaman kendinin köylü komünist yöneticilerden bir basamak yukarda olduğunu ima etsede sol aktivitelere katılmaktan geri kalmazdı.

eski alman şansölyesi willy brandt ın yakın çevresine yerleştirdiği casus Günther Guillaume nedeniyle almanlar onu hiç affetmediler. bu olay brandt hükümetinin düşmesine yol açmıştı. böylece doğu ve batı almanyanın birleşmeleri yönünde atılan adımlar sonuçsuz kalmıştı.

bu günlerde kamuoyunda gizli polisin toplumun içine sızması konusuna kuvvetli bir ilgi var. bu da wolf hakkında yeni bir ilgi dalgasını başlatabilecekti. ama ölümü onun ajanları tarafından şantaja maruz bırakılarak, gözleri korkutularak, kandırılarak ihanete zorlanmış olan pek çok alt kademe memuruna rahat bir nefes almış aldıracak.

1923 te doğan markus “mischa” wolf 34 yıl doğu alman gizli servisinin başında kalmıştı. batılı ülkelerdeki ağını o kadar iyi kurmuştuki bu ülkelerde uygulanan politikaları ve kişileri batılı liderlerden ve generallerden daha iyi tanıyordu.  batı ülkelerindeki operasyonların büyük çogunluğu ancak komünizmin yıkılmasından sonra aydınlatılabildi.

şunuda söylemeden geçmeyeyim. le carre, smiley nin başdüşmanı KARLA karakteri için markus wolf u örnek aldığını hep inkar etmiştir.

işte bu üstat casusun ölümü ertesinde the times da yayınlanan obituary onu nasıl desem biraz yüceltiyor gibiydi.

slate  de yayınlanan anne applebaum makalesinde ise daha aşağılayıcı ifadeler yer alıyor. 

toprağı bol olsun diyelim
 

 

Yayınlandı: on Kasım 22, 2006 at 1:28 pm Yorum Yapın

TTNet ilk-10 da

TTnet

TTNet in şimdiye kadar bir internet servis sağlayıcısı olarak dünya sıralamalarına girdiğine ben şahit olmamıştım. yanılıyorsam cehaletime verin. ama artık bunu başardıklarını biliyorum.

TTNet  spam konusunda dünyanın en kötü 10 internet servis sağlayıcısı listesinde 10.sırada. tebrikler, tebrikler.

bu listeyi the spamhaus project hazırlıyor. bu liste gündelik. ayrıca başka listeleride var. en kötü ülkeler listesine korka korka baktım. türkiye adını görmeyince bir nebze rahatladım. aşağıya kopyaladığım listeyi şöyle sunuyorlar. kısaca özetliyorum.

dünyadaki servis sağlayıcıların büyük çoğunluğu spamcileri sorumlulukları altındaki ağlardan uzaklaştırmayı başardılar. bunlar halen de spam-karşıtı tutumlarını sürdürmek için uğraş veriyorlar. ancak harcanan bukadar emeğin bir avuç, aç gözlü veya kötü yönetilen İSS yüzünden heba olma tehlikesi var.

işte tablo aşagıda
listed

the spamhaus project birleşik krallık kökenli spam-karşıtı, ”kar amacı gütmeyen” bir uluslararası organizasyon. ciddi ve itibarlı bir kurum. en önde gelen ürünleri sürekli güncelleştirilen kapsamlı bir blok listesi (sbl). verdikleri hizmetlerle ilgili detayları websitesinde incelemek en iyisi.

spamhaus ilk-10 listesine giren kurumları “kar amacıyla spam yapılmasına yardımcı olmak” ile suçluyor. bu kurumların vakit geçirmeden sebep oldukları spam sorunlarının çözülmesi için tüm çabalarını ortaya koymaları gerektiğini ifade ediyorlar. bunu yapmadan kendi müşterilerini çoğu kendilerinden kaynaklanan spam e karşı korumaya kalkmaları ikiyüzlülükten başka bir şey değildir diyorlar.

BMW Hydrogen 7 sarı kart gördü

bmw

BMW ilk hidrojen yakıtı kullanan otomobilini çıkarıyor. Hydrogen 7 modeli otomobil hem sıvı hidrojen hemde normal benzin yakabiliyor. BMW özel bir motor tasarımı yapma yerine 12-silindirli normal içten-yanmalı bir motoru adapte etmiş. model 760 temel alınmış.

fakat öyle görülüyorki pek çok açıdan  Hydrogen 7 oto kritiklerinin çok ciddi tenkitlerine maruz kalmış durumda.

mesela aşırı yakıt tüketimi, bir depo yakıtla gidilen mesafenin kısa olması, sıvı hidrojenin yakıt deposunda -253 derecede saklanması zorluğundan kaynaklanan problemler, vs konularında.

ayrıca hidrojen yakıtının şu anda fosil yakıtlardan üretiliyor olmasıda otomobilin çevrecilik iddiasını değersizleştiriyor.

bmw motorBMW önümüzdeki yıl bunlardan 100 adet üretip kamuoyunun yakından tanıdığı şahsiyetlere 6 aylığına ödünç verecekmiş. bu şekilde bir tanıtım düşünmüşler.

2008 yılında ise bir başka oto üreticisi piyasaya çıkmaya hazırlanıyor. Honda, FCX modelinde tamamen farklı bir teknolojiyi uyguluyor. FCX  hidrojeni bir içten-yanmalı motorda yakma yerine fuelcell/yakıt hücresi nde direkt elektrik enerjisine çeviriyor. çekiş ise elektrik motoru ile sağlanıyor. aşağıda kısaca bu iki araç arasındaki farkları görebilirsiniz.

Model BMW Hydrogen 7

Top speed 143mph

Range 125 miles (+310 petrol)

Max power 260bhp

Gas storage 7.8kg at -253C

Model Honda FCX

Top speed 100mph

Range 355 miles

Max power 95bhp

Gas storage 171 litres @ 350bar

bu kısa tanıtımı der spiegelindependent ve the times kaynaklarından yararlanarak yazdım. meraklılarına bu ingilizce makaleleri tavsiye ederim.

 

Yayınlandı: on Kasım 20, 2006 at 1:48 pm Yorum Yapın

barajlar da suçlu

barajgeçenlerde san fransisco chronicle gazetesinde çıkan makaleyi okuduğunuzda sizde benim gibi şaşıracaksınız. makalenin yazarı Patrick McCully baraj göllerinin küresel ısınmaya katkı yapan kirleticilerin hemde en önemlilerinden biri olduğunu iddia ediyor. özellikle tropikal bölgelerde yer alan barajlar üretilen elektriğin kilovatsaati başına fosil yakıt lardan daha fazla seragazı yayıyorlarmış. bu miktar kötü kalite kömürden bile yüksekmiş.

iklim değişiklikleri konusunda çalışan bir bilimcinin açıkladığına göre amazon bölgesinde kurulu balbina barajı aynı elektriği üreten 54 doğalgaz santralına eşit miktarda çevre etkisi yapıyor. bu örnek çarpıcı olması için seçilmiş en uç noktadaki bir örnek. ama aynı bilimcinin ifade ettiğine göre bu bölgedeki barajlar kömür santrallarına göre iki kat fazla seragazı yayıyor.

balbibabu olay şu şekilde gelişiyor. barajın doldurulmasıyla birlikte oluşan göl çok büyük alanları kaplıyor. bu alanlarda çök fazla bitki örtüsü ile toprak içinde organik maddeler su altında kalıyor. bunlar çürümeye başlayınca karbondioksit, metan hatta bazen azot oksit gibi gazlar atmosfere yayılıyor. bu gaz çıkışı özellikle ilk yıllarda daha yoğun olmakla beraber daha sonra yetişen bitkiler, planktonlar vs seragazı çıkışını bir ölçüde sürdürüyorlar.

buradan seragazı etkisinin tropik bölgelerde daha şiddetli oluşunun nedenini anlıyoruz. bu bölgeler bitki örtüsünün en kalın olduğu yerler. fakat en büyük su kaynaklarınında buralarda bulunması nedeniyle baraj yatırımlarının büyük çogunluğu günümüzde buralara yapılıyor.

seragazlarının bir kısmı kabarcıklar yaparak baraj gölü yüzeyine çıkıyor. mesela metan gazı ise su elektrik türbinlerinden ve sonra baraj kapaklarından püskürerek geçerken havaya karışıyor. yazar bunu yeni açılan bir kola ya benzetmiş.

tabii beklenildiği şekilde büyük hidroelektrik üreticileriyle bağımsız araştırmacılar arasında anlaşmazlıklar var. üreticiler yapılan araştırmalara büyük ölçüde fon sağlayarak kontrol altında tutmak istiyorlar. araştırmacılar ise çalışmaların birleşmiş milletlerin bir kuruluşu tarafından denetlenmesini istiyorlar.

türkiyeye gelince bizim büyük barajlarımızın yeraldığı doğu anadolu yoğun bir bitki örtüsüne sahip değil. bu nedenle bizim büyük ölçüde gaz ürettiğimiz söylenemez. ancak hiç olmazsa bölge üniversiteleri konuya eğilseler hiç fena olmaz sonra bundan master, doktora bile çıkabilir

unutmayalımki suni baraj göllerinin içinde yeraldığı bölgelerin çevre koşullarını büyük ölçüde etkilediğini biz zaten biliyorduk. mesela bu bölgelerin ikliminde ciddi değişikliklerin olduğunu duyuyoruz. bunların olumlu ve olumsuz neticelerini bilimsel metotlarla araştırmak gerekir. bu görevde tabii bilimsel kurumlarımıza düşüyor. bu çalışmalar kapsamlı biçimde yapılıyormu sorusunun cevabını ne yazıkki veremiyorum.

halkın büyük çoğunluğunun bu tür konularda karanlıkta olmasının ana sebebi bilim kesimiyle kamuoyu arasındaki iletişimin neredeyse hiç seviyesinde olmasıdır. bu noktada aracılık görevini ifa etmesi beklenen medyada pasif kalınca bir gelişme olmamaktadır. halbuki kamuoyunun bilime ilgi göstermesi hem bilimcilerimizi teşvik edecek hemde yönetimlerin daha fazla kaynak tahsis etmelerini sağlayacak güçlü bir unsur olur.

 

 

Yayınlandı: on Kasım 19, 2006 at 10:14 am Yorum Yapın

uranyum da neler oluyor

cigarhem çevremizde nükleer alanda son derece önemli gelişmeler yaşanırken hemde hükümet artık bu sefer atom enerjisiyle elektrik üretecek bir santral kurmakta kararlı olduğunu deklare etmişken kamuoyu sanki bütün bunlar hiç önemli değilmiş gibi davranıyor.

zaman zaman kötü niyetli demeye dilimin varmadığı ama rahatça çok dikkatsizce yazıldığını gördüğüm polemiğe açık bazı köşe yazıları haricinde dünyada olup bitenlerle kimsenin ilgilendiği yok. tabii biraz abarttım muhakkak orada burada konuya ilgi duyan takip eden arkadaşlar vardır. benim kastettiğim mevzunun ehemmiyetine uygun ölçüde bir ilgi.

şimdi sizlere bir nükleer santralın ana yakıtı olan uranyum un pazar gelişmelerinden söz etmek istiyorum. öncelikle çarpıcı bir gerçeği görmemiz lazım. uranyum fiyatları 2005 başında 20 usd civarındayken bugün 62 usd. yani fiyatlar üçe katlandı. bir yanda fosil yakıtların fiyatları uçarken uranyum fiyatlarının yerinde sayması beklenemezdi. burada uranyum olarak adlandırdığımız malzeme yellow cake/sarı pasta (u3o8) dir. verilen fiyat ise bir pound (454 g) fiyatıdır. bu kadarlada kalmıyor yakıt elde etme sürecinin tüm safhalarındada (uranyum oksidin uranyum heksaflüorür e çevrilmesi, gaz santrifüj zenginleştirme gibi) fiyatlar benzer şekillerde artmıştır.

graph                           uranyumun yıllardır süregelen fiyat artışlarından beğımsız olarak son haftalarda fiyat yükselişlerine ek bir katkı daha geldi. kanada da geliştirilerek üretime alınmaya çalışılan Cigar Lake uranyum madeni su baskınına uğradı. 12 milyar dolarlık uranyum rezervi olduğu tahmin edilen adı geçen maden rezerv itibariyle dünyanın en büyük madenlerinden biri. 2010 yılında dünya tüketiminin %10 una cevap vermesi bekleniyordu.

haberlere göre saatte 1,500 m3 su madene giriyor. maden yönetimi giren suyu boşaltamıyor. zira bunun için kontamine olmuş suyu dışarı almadan önce arıtmaları gerekiyor. bu işi için ayrıca resmi makamlardan izinde almaları gerekiyor. şu anda sadece 500 m3/saat kadar izinleri varmış. kimse kesin bir şey söyleyememekle beraber üretimin en azından bir kaç yıl gecikeceği düşünülüyor. piyasa uzmanları hesaplarını madenin 2008 yılında 7 milyon pound. 2009 da 11 milyon pound ve 2010 yılındada 18 milyon pound (u3o8) üreteceği tahminine göre yapmışlardı. bazı uzmanlar avustralyadadaki olympic dam madeninin kapasite arttırımı ve bazı kazakistan madenlerinin devreye girmesiyle fiyatların normal seviyelere gelebileceğini düşünüyorlar.

diğer taraftan atmosferdeki (co2) gazının kontrol altında tutulması bir yana ortadoğu petrollerine olan bağımlılığını azaltma planları yapan abd başta olmak üzere pek çok ülke nükleer enerji yatırmlarını düşünmeye başladı. bu durum ise zaten sınırlı olan uranyum üretimi konusunda karamsarlık yaratıyor. hatta söylenenlere göre yeni bir nükleer reaktör yapacaklar finans kurumlarına kredi için başvurduklarında bu kurumlar yatırımcının bir kaç yıllık yakıt ihtiyacını garantilemiş olmasını şart koşuyorlar. yani finans sektörünün bile yakıt temininde darboğaz beklediğini buradan çıkarabiliriz. 

bir başka çok ciddi gelişme rusya nın dünyanın enerji kaynaklarını kontrol altına alma yolunda attığı adımlar. gaz ve petroldeki girişimleri medyada daha çok dile getirildiğinden kamuoyunun bilgisi dahilinde. ancak son zamanlarda uranyum konusundada benzer girişimler başlattılar. mesela çok önemli rezervlere sahip olan kazakistanın üretimini bağladılar. yani kazakistanın uranyum ihracatı rusyanın denetimine girdi. sektör uzmanları rusyanın bu avantajlı könumunu girdiği reaktör inşaat ihalelerinde koz olarak kullanabileceğini düşünüyorlar.

herhalde bütün bu konular ilgili kurumlarımız tarafından yakından takip ediliyor ve gerekli tedbirler şimdiden alınıyordur.

grafik ux consulting

Yayınlandı: on Kasım 18, 2006 at 6:17 pm Yorum Yapın

gri hücre katili mi

cell

yıllardır cep telefonlarının insan sağlığı üzerindeki etkileri bilimciler tarafından araştırılıyorç zaman zamanda olmsuz sonuçlarına işaret eden bazı açıklamalar yapılıyor. fakat şu ana kadar bilimciler bu konuda bir konsensüse varamadılar.

işte bunlardan biride yunanistanda yapıldı ve bilimciler cep telefonlarından yayılan mikrodalga radyasyonun hücre ölümlerine yol açtığını tesbit ettiklerini bildirdiler. araştırmanın sonuçları ScienceDirect adlı bilimsel dergide yayınlandı.

deneyler meyva sineği (Drosophila melanogaster) üzerinde yapılmış. biliyorsunuz genetik araştırmalarda bu canlı çokca kullanılıyor. en önemli özelliklerinden birisi insan genetik yapısıyla önemli ölçüde benzerlik göstermesi. bilimcilerin 900 mhz gsm cep telefonu radyasyonuna maruz bıraktıkları sineklerde yumurtlama çok azalmış. araştırma sonucunda bunun yumurtlamada görevli hücrelerin dna parçalanması sonucunda ölmelerinden ileri geldiğini tesbit etmişler.

tüm canlılarda veya en azından insan organizmasında ölen hücreleri yenileyen bir mekanizma var. fakat bu mekanizma yaş ilerledikçe etkisizleşiyor. bunu biliyoruz. dolayısıyla önümüzdeki yıllarda tatsız gelişmelerle karşılaşabiliriz. bu araştırmaları yakın takibe almakta yarar var.

 

Yayınlandı: on at 10:10 am Yorum Yapın