Ken Livingstone vs Daniel Pipes

kenDünya Medeniyeti mi yoksa Medeniyetler Çatışması mı, Daniel Pipes ve Ken Livingstone tartışacaklar

ABD de Neo-Con (Yeni Muhafazakar) grubunun yönetimde güçlü bir konum elde etmesi ve müteakiben 9/11 olayı ve buna bağlı olarak Afgan ve Irak savaşları, 1996 yılında Samuel Huntington tarafından yazılmış olan The Clash of Civilizations (Medeniyetler Çatışması) kitabında ifade edilen görüşleri dünya gündeminin baş köşesine oturttu.

genelde Türkiye, dışındaki dünyada olup bitenlerden geç haberdar olan bir ülkedir. ama Türkiye bile bu Medeniyetler Çatışması konusuna uzak kalamadı. uzak kalamadı ne demek hatta bodoslamadan daldı dersek yeridir.

benim bu durum hakkında naçizane bir değerlendirmem var. kanımca tamda dünyada bu tartışmaların en sıcak olduğu dönemde Türkiyede iktidara gelen yönetim bu durumu devletin uzun vadeli stratejik politikalarını (bir zamanlar değişmesi hayal bile edilemeyen) kendi ideolojik amaçlarına göre yeniden şekillendirmek için bir fırsat telakki etti. bence bu ideolojik amaç Türkiyenin İslam ülkeleri arasında konumlandırılmasıydı.

şimdi sizi yormayayım sadece birkaç yıl öncesine geri gidelim ve hatırlayalım. ABD dışişleri bakanı Powell bir açıklamasında Türkiye hakkında islam ülkesi deyimini kullanmıştı. hemen akabinde Türkiyeden öyle bir itiraz ve reaksiyon gelmişdi ki sözünü geri almak düzeltme yapmak durumunda kalmıştı. bugün ise batıda ülkemizin bir islam ülkesi olduğu hemen her gün telaffuz ediliyor. peki Türkiyeden herhangi bir protesto bırakalım sesini fısıltısı bile çıkıyormu ? hayır.

bugün Türkiye ve İspanya başbakanlarının başı çekmesiyle bir Medeniyetlar İttifakı projesi başlatılıyor. doğrusu bu çabanın benim takip ettiğim kadarıyla dünyada herhangi bir ilgi uyandırdığını söylemek mümkün değil. işe bakınız İspanya başbakanı Batı medeniyetini temsil ediyor bizim başbakanımızda geri kalanların medeniyetini. acaba geri kalanlar Türkiye başbakanını kendilerine temsilci seçtilermi dersiniz ? bu sorunun cevabı açık. ama adını andığım girişim aslında açıkça söylenmesede sadece Batı ve İslam dünyalarını ilgilendiriyor. bence hiçbir şey çıkmayacağı baştan belli olan bu projenin tek bir sonucu var. Türkiyenin Bati Medeniyetinin bir parçası olmadığının hatta onunla gerekirse çatışmaya bile girebileceğinin uluslararası düzeyde kayıt altına alınmasıdır. bu durumun Türkiye Cumhuriyetini kuran atalarımızın idealleriyle ne kadar bağdaştığının kararını vermeyi okuyuculara bırakıyorum.

şimdi bana “peki ama Türkiyenin AB yolundaki çabaları nasıl yorumlanmalı” derseniz bununda cevabı gayet açık. Türkiye zaten AB ye bir İslam ülkesi olarak girmeye çalışıyor. AB nin bizi almamak istemesinin asıl sebebide bu. hatta bir adım daha ileri gideyim bugünkü Türkiye, Avrupa medeniyetinin bir parçası olmayı amaçlamıyor. bence asıl amaç İslamın,  resmen Avrupanın ayrılmaz bir parçası haline getirilmesidir

tarih boyunca Siyasal İslam iki defa Avrupayı fethetmeye kalkıştı. bu iki deneme silah kullanarak sıcak savaş yoluyla yapılmıştı. ilkinde İspanyadan ikincisinde Viyanadan geri döndü. bence günümüzde üçüncü deneme yapılıyor. bu sefer silahla fetih metodu denenemez. bu sefer daha yavaş ama daha güvenli “nüfus” silahı kullanılacak. tabii takiyye desteğinde. bakalım yorgun ve yaşlı Avrupa bu atağa karşı koyabilecekmi.

biliyorsunuzdur demografi konuları açıldığında sözedilen bir kaide (rule of thumb) vardır. denir ki bir toplulukta nüfusun sabit kalması için her kadının 2.1 çocuk doğurması gerekir. bu miktarın çok düşük seviyelere indiği ülkelerde nüfus azalması derhal göze çarpar. işte bu ülkelerden Almanya bu günlerde daha fazla çocuk sahibi olmayı özendirici çok önemli mali kararlar alıyor. hatta bunları rüşvet olarak adlandırmak yanlış olmaz. ama böyle lokal tedbirler ne kadar başarılı olur bilemiyorum 

aslında laf açıldığı için bunları söyledim. söylediklerimin önemli bölümü yaşadığımız olaylardan edindiğim kanaatlerdir. bir kısmıda kabul etmeliyimki spekülatiftir. okuyucular bunu bu şekilde değerlendirsin. yanlış sonuçlara varmasın. yorumlarınızı beklerim..

bu açılıştan sonra gelelim esas konumuza.  Londra Belediye başkanı Ken Livingstone bilirsiniz enteresan bir insandır. bugün hala eski fikirlerini muhafaza ediyormu bilemem ama kızıl ken namıyla maruf bir komünistti. fakat bildiğim birşey var. en radikal islami görüşleri savunan adeta onların teorisyenlerinden biri kabul edilen Yusuf el-Karadavi adlı zatı Londraya özel olarak davet etmesiyle epey reaksiyon almıştı.

kendisi şu çokça konuşulan çok-kültürlülük (multi-culturalism) akımının savunucularından  ama bu açılımların ne kadar değer taşıdığı 7 temmuz 2005 metro saldırılarıyla görülmüş oldu.

Livingstone 20 ocak tarihinde Londrada bir konferans gerçekleştiriyor. konferansın adı şöyle, A World Civilization or a Clash of Civilizations.

bu konferansın çekirdeğini bir dizi tartışma paneli oluşturacak gibi görünüyor. bunlardan birine Daniel Pipes da davetli. 20 ocakta saat 10-12 arası Livingstone ile tartışacaklar.

dış dünya ile pek ilgilenmeyen necip milletimiz Daniel Pipes adını nekadar iyi tanır bilemem. bari bir iki ipucu vereyim. gerisini zaten internetten öğrenebilirsiniz.

pipesDaniel Pipes Amerikalı bir Yahudidir ve Neo-con hareketinin teorisyen ve aktivistlerinden biridir. Harvard Üniversitesinde İslam ve Ortadoğu üzerinde tarih doktorası yapmıştır. İslamcı (islamist) olarak addettiği akademisyenlerin Amerikan Üniversitelerindeki faaliyetlerini yakından takip etmek ver bu konuda resmi makamları uyarmak amacı güden bir örgütün kurucusudur.

Pipes Moderate Islam yani Ilımlı İslam tanımının isim babasıdır ve Türkiyeye de giydirilmeye çalışılan bu gömleğin tasarımcılarından biri olarak ülkemizi iyi tanır. benim bu konuyu açmamdaki ana sebep budur. tartışmada direk olarak Türkiyenin konu edilip edilmeyeceğini bilmesemde bizide yakından ilgilendiren noktaların olacağına bahse girerim. tartışmanın (debate) çök öğretici olacağını sanıyorum. henüz webcast yapılacakmı bilmiyorum ama konferans tartışmalarına giriş bedava imiş. tabii Londraya gidiş cepten olacak, ama durun bir dakika Kızıl Ken e bir mail atıp orada bulunmayı çok istiyorum ama durumlar nanay filan dense acaba bir çılgınlık yaparmı. walla yaparmı yapar.

ilgilenenler yer ayırtmak için burayı klikleyebilir.
 

Yayınlandı: on Aralık 27, 2006 at 10:59 am Yorum Yapın

DİKKAT, midesine güvenmeyen bu yazıyı okumasın

CİDDİ BİR UYARI, mideniz kolayca rahatsız oluyorsa bu yazının devamını okumayınız ve resimlere bakmayınız.

İnternette dolanıp duran, sık sık karşımıza çıkan ingilizcede urban legend denen dilimize şehir efsanesi olarak geçen doğru olup olmadığı tam olarak bilinmeyen iddialari biliyorsunuz. benimde önüme gelir bazen bunlardan.

ingilizce yazılmış, bir dizi fotografla bezeli doküman şöyle bir uyarı ile başlıyor.

lokantada ne ısmarladığınıza dikkat edin, önünüze gelen istediğiniz şey mi? ve uyarılar sürüyor. Dikkat… Tavuk gibi görünebilir. ama GERÇEKTEN tavuk mu?

uyarılardan sonra sıra resimlere geliyor.

1 

                     sıçanlar

2

            tüyler yakılarak temizleniyor 

3 

           pişirmeden önce yıkanıyor

4

tavuk parçalarına benzeyecek şekilde kesiliyor 

5

   bol yağda kızartılmaya hazırlanıyor 

6

          lezzet vericiler ekleniyor 

7

     her şey tamam ve yenmeye hazır 

8

          daha yakından bakalım 

9 

           sıçan, diğer “beyaz et” 

bu resimlerin orijinal kaynağı bilinmiyor. büyük ihtimalle bir Asya ülkesinde insanlar tarafından tüketilmek için hazırlanan gerçek sıçan resimleri bunlar. ancak resimler incelendiğinde bunların sokaklardan toplanıp habersiz kişilere yedirilen türden olmadığını söyleyebiliriz.

resimler sanki temiz, özel olarak yetiştirilmiş sıçanların bir restoranda hazırlanmakta olduğu görüntüsü veriyor. gerçekten Çin in bazı bölgelerinde sıçan eti tavuk ve sığır etinden daha pahalı olabiliyor.

2000 yılında Nrw Yorker muhabiri Peter Hessler Çin in Guangdong vilayetinin Luagang şehrine gider. çünkü burada sıçan yemekleri üzerinde uzmanlaşmış meşhur bir lokanta olduğunu duymuştur. oraya vardığında bir değil iki böyle restoran olduğunu bir üçüncüsününde inşa halinde olduğunu öğrenir. bu restoranlara Çin in değişik bölgelerinden insanlar geliyor.

şimdi bu restoranlardan birine giren muhabirin gözlemleri kendi ağzından şöyle.

bu lokantalarda sıçandan başka pek çok değişik hayvan yiyebilirsiniz. tilki, kedi, piton ve başkaları. bu hayvanlar lokantanın arka bahçesinde canlı saklanıyorlar ve bir müşteri ısmarladığında kesilip pişiriliyorlar.

tavsiye üzerine muhabir siyah fasulye ile demlenmiş dağ sıçanı yemeği ısmarlıyor. yemek toprak bir kap içinde sunuluyor. gazeteci önce siyah fasulyeleri tadıyor ve pek lezzetli buluyor. daha sonra sıçan etine sıra geldiğinde iyi pişirilmiş olduğunu ve sebzelerle cazip şekilde süslendiğini görüyor. hafif bir sos içinde ince sıçan butları, ince dilimlenmiş etler ve  sıçan pirzolaları görüyor. ancak sıçanın tadı ile ilgili bir şey söylememiş.

lokanta sahibi resmi makamlar tarafından sürekli denetlendiklerini özel olarak yetiştirilen farelerin sadece meyva yediklerini ve testlerde hiçbir probleme rastlanmadığını söylemiş. muhabir Luogang şehrinde bir kilo fare etinin sığır etinin iki misli fiyata satıldığını söylüyor.
 

Yayınlandı: on Aralık 25, 2006 at 12:01 am Yorum Yapın

Dünyanın en değerli markaları 2006

interbrandsanırım dünyada buna benzer araştırma ve değerlendirmeler yapan başka firma ve gruplarda vardır ama galiba en tanınan ve ciddi kabul edileni Interbrand. yaptıkları değerlendirmelerin sonuçlarını BusinessWeek dergisi aracılığıyla yayınliyorlar. tabii adı geçen dergi de kendi bazı analizlerini listelere ekliyor.

Interbrand Marka değerlerini hesaplarken bir dizi kriter uyguluyor. bu kriterlerle uyumsuz olan Markalar listeye alımıyor. mesela bunlardan biri Marka sahibi firmanın mali bilgilerinin detaylı şekilde kamuoyuna açık olması gereği. bu yüzden Mars markası değerlendirmeye alınmamış. yine Visa markasıda benzer şekilde listeye girememiş.

bir başka kriter Markanın globalleşme durumu. yerel bazda ne kadar yüksek bir marka değeri olsada bu onu listeye sokmaya yetmiyor. mesela  dev Amerikan perakendecisi Wal-mart listede yok. bu firma Amerika dışında bazı ülkelerde çalışıyor olsada bunların çoğu başka markalar ile tanınıyorlar. Interbrand bu konuda firma gelirlerinin en az  %30 kadarının yerel dışı global pazarlardan elde edilmesini istiyor. Ancak mesela Amerikan pazarının büyüklüğü göz önüne alınarak burada esnek davranabiliyorlar.

Interbrand marka değerlerini “net present value” olarak hesaplıyor. kısaca bu değer şöyle açıklanıyor. markanın gelecekte üretmesi beklenen gelirlerin günümüzdeki değeri.

bu hesaplama yapılırken şöyle bir metodoloji kullanılıyor. Finansal Analiz ile sadece Markadan kaynaklanacak halihazırdaki ve gelecekteki gelirler öngörülüyor. Marka Analizi ile satış noktalarında markanın müşteri talebini nasıl etkilediği belirleniyor ve Marka Güç Analizi ile Markanın sürdürülen bir müşteri talebi açısından ne kadar güçlü olduğu bulunmaya çalışılıyor.

bestInterbrand websitesinde yeralan Best Global Brands 2006 adlı dokümanda değerlendirme yaklaşımlarını oldukça ayrıntılı olarak açıklamış. bu konuya oldukça yabancı olan benim için bile bayağı aydınlatıcı oldu.

listede 100 firma var. ben ilk on sırayı orijinal dokümanı görmek istemeyen okuyucular için aşağıya alıyorum. bir not olarak ekleyeyim. tüm listeyi inceleyecekler görecektir ilk 10 sırada henüz yer almayan Google markası %46 rekor artışla 24. sıraya yükselmiş durumda. kabaca 12 milyar dolarlık bir marka değeriyle.

sıra     marka          ülke             sektör             değeri (milyon $)    değişim

1        Coca-Cola     abd              içecek                    67,000               -1%

2        Microsoft       abd              bilgisayar                56,926               -5%

3        IBM               abd              bilgisayar                56,201                5%

4        GE                abd              değişik sektörlerde   48,907               4%

5        Intel               abd              bilgisayar                32,319               -9%

6       Nokia              Finlandiya    telekom cihazları      30,131               14%

7       Toyota            Japonya       otomotiv                   27,941               12%

8       Disney            abd              medya/eğlence         27,848                5%

9       McDonald’s     abd              restaurant                 27,501                6%

10     Mercedes        almanya       otomotiv                    21,795                9%

Yayınlandı: on Aralık 24, 2006 at 7:52 am Yorum Yapın

hugo chavez ağır geldi

venez+iranTIME dergisi her yıl o yılın kişisini seçmek amacıyla bir okuyucu anketi yapıyor. dün bu yılın sonucunu açıkladılar ve açıklamadılar.

durun hemen bu nasıl cümle böyle demeyin. izah edeceğim.

2006 yılının kişisi “YOU” seçildi. burada “siz” olarak işaret edilenler bizler yani dijital demokrasi vatandaşları oluyormuşuz.

doğrusu önce buna bir anlam veremedim bir okuyucu anketinin böyle bir sonuç vermesi mümkün olamazdı herhalde. sonra anlaşıldıki TIME bu seçimi kendisi yapmış.

bu sefer anket sonuçlarını merak ettim. acaba nasıl bir sıralama ortaya çıkmıştı. sonucun açıklandığı sayfada aradım bulamadım. ilişkili sayfalara baktım yok. o konuya hiç değinilmemişti bile. sonunda başka sitelerde aradığımı bulabildim. buluncada anket sonuçlarının neden Time.com sitesinde bulunmadığını ve yılın kişisi olarak niçin “YOU” seçildiğini anladım.

Time, ön kapağına bir Hugo Chavez (Venezuella devlet başkanı) resmi koymak istememişti. galiba yakışıklı bulmadılar!

işte gerçek sonuçlar. biraz yüz kızartıcı gibi değilmi. en şiddetli Amerikan karşıtları açık ara liste başı.

Hugo Chavez: 35%
Mahmoud Ahmadinejad: 21%
Nancy Pelosi: 12%
The YouTube Guys: 11%
George W. Bush: 8%
Al Gore: 8%
Condoleeza Rice: 5%
Kim Jong Il: 2%

sanırım yazımın girişinde kullandığım o tuhaf ifadeyi anlamışsınızdır.

 

Yayınlandı: on Aralık 19, 2006 at 7:41 am Yorum Yapın

nükleer geri geliyor: ÇİN

ap1000inanılmaz üretim patlaması Çin in enerji ihtiyacını çığ gibi arttırıyor. fosil enerji kaynaklarına erişimini garantılamak için müthiş bir global diplomasi çabasına giren Çin bir taraftanda nükleer enerji üretimini gözardı edemezdi. zira Çin daha temiz enerji kaynaklarına yönelmesi konusunda ağır bir baskı altında bulunuyor.

Çin 2020 yılında nükleer enerji üretimini toplam enerji içindeki payını %4 e çıkarmak istiyor. bu oran bu gün %2.3. demek oluyorki Çin her yıl iki nükleer reaktör eklemek zorunda.

nitekim tarihin en büyük nükleer enerji ihalesini açtılar. geçenlerde sonuçlanan ihaleyi Amerikan Westinghouse firması kazandı. ihale bedeli 5.3 milyar abd doları. Westinghouse bunun karşılığında Zhejiang ve Guangdong eyaletlerinde ikişer reaktör inşa edecek.

ihaleyi kazanan Amerikan firması dedim biraz önce ama bu ne kadar doğru tartışma götürür. çünkü bu yıl ekim ayında Westinghouse firması büyük ölçüde Japon Toshiba tarafından satın alınmıştı. bu konu serin seyreden Japon-Çin ilişkilerini nasıl etkileyecek bakalım göreceğiz.

chinese worker

Westinghouse inşaasına imza attığı 4 yeni nesil reaktörü ilk defa Çin de kuracak. bunların modeli AP1000 ve herbiri 1,100 megawatt gücünde. inşaatlar 2007 nin başında başlayacak ve reaktörler 2013 de devreye girecek.

diğer taraftan Westinghouse firmasının maliyetlerinin rakiplerine göre daha ucuz olduğu belirtiliyor. AP1000 teknolojisi kullanıldığında kilowatt başına 1,000, 1,200 dolar arası bir maliyet oluşuyor.

bu ihalede Westinghouse ile yarışan Fransız Areva Fransa cumhurbaşkanı Chirac tarafından son Çin gezisinde desteklenmişti. yaptıkları açıklamada Fransızlar bunu bir tarafa yazdıklarını kaydettiler. Areva 1989 yılından beri Çin de 4 reaktör kuırmuştu.

 

Yayınlandı: on Aralık 18, 2006 at 12:58 pm Yorum Yapın

Şeker Hastalığını yeniyormuyuz ?

yüz milyonlarca insanın başına bela olan ve her yıl  milyonlarca ölüme sebebiyet veren Şeker Hastalığının (diabet) tedavisi için yeni bir ümit belirdi. Kanada nın Toronto kentindeki Sick Children hastanesi araştırmacıları vücudun sinir sisteminin Diabet i tetiklediğini iddia ediyor.

Kanadalı doktorlar araştırma sonuçlarını Cell bilimsel dergisinin  Vol 127, 1123-1135, 15 December 2006 sayısında yayınladılar. buna göre pankreastaki iyi çalışmayan ağrı-nöronlarının etkisini nötralize edecek bir madde enjekte edildiğinde diabetli fareler neredeyse anında iyileşmişler. araştırma grubunun bir üyesi olan ağrı uzmanı Dr. Michael Salter “inanamadım hasta farelerde diabet bir anda yokoluverdi” demiş. ancak doktorlar bulguların henüz insanlar için teyit edilmediği konusunda uyarıda bulunuyorlar. insanlar için yapılacak çalışmaların bir yıl kadar süreceği tahmin ediliyor. tabii tedavi edici ürünlerin piyasaya çıkması bundan ancak bir kaç yıl sonra olabilecektir.

diabetin birinci tipinde pankreas, glükozu hücrelerin emmesini sağlayan ensülini yeterli şekilde üretemiyor. bu durumda eksik ensülinin dışardan tamamlanması dışında bir tedavi bilinmiyor. ikinci tipde ise ensülin üretilmesine rağmen bundan yararlanılamadığından aynı sonuç çıkıyor hücreler glükoz alamıyor. bu problemler pankreasta ensülin üreten hücrelerin iltihaplanıp ölmelerinden doğuyor.

daha önceki çalışmalarından sinir sistemi ve diabet arasında bir bağlantı olabileceğinden şüphelenen doktorlar birinci tip diabetli farelere acı sivri biberdeki aktif maddeyi şırınga etmişler. Capsaicin adı verilen bu madde pankreastaki ağrı sinirlerini etkisizleştiriyor. pankreas derhal ensülin üretmeye başlıyor. ek olarak “ensülin direnci” adı verilen etkide azaldığından ikinci tip diabet de iyileşebiliyor.

araştırmacıların ileri sürdüğü fikirler ağrı bilimcileri tarafından kabul görürken imünolojistler kuşkucu yaklaşıyorlar.

kısaca özetlediğim haberin tümünü görmek isteyen okuyucular için burası, Cell dergisindeki doküman için burası.

tıp ile ilgilenebilecek okuyucular için Cell makalesinin özetini aşağıya alıyorum.

In type 1 diabetes, T cell-mediated death of pancreatic β cells produces insulin deficiency. However, what attracts or restricts broadly autoreactive lymphocyte pools to the pancreas remains unclear. We report that TRPV1+ pancreatic sensory neurons control islet inflammation and insulin resistance. Eliminating these neurons in diabetes-prone NOD mice prevents insulitis and diabetes, despite systemic persistence of pathogenic T cell pools. Insulin resistance and β cell stress of prediabetic NOD mice are prevented when TRPV1+ neurons are eliminated. TRPV1NOD, localized to the Idd4.1 diabetes-risk locus, is a hypofunctional

mutant, mediating depressed neurogenic inflammation. Delivering the neuropeptide substance P by intra-arterial injection into the NOD pancreas reverses abnormal insulin resistance, insulitis, and diabetes for weeks. Concordantly, insulin sensitivity is enhanced in trpv1−/− mice, whereas insulitis/diabetes-resistant NODxB6Idd4-congenic mice, carrying wild-type TRPV1, show restored TRPV1 function and insulin sensitivity.

Our data uncover a fundamental role for insulin-responsive TRPV1+ sensory neurons in β cell function and diabetes pathoetiology.

Yayınlandı: on at 10:31 am Yorum Yapın

dikkat, Büyük Birader ayakkabınızı dinliyor

nikespor ayakkabıları üreten Nike firmasının yeni piyasaya çıkardığı bir ürün iPod nano mp3 çalarla iletişim kurabiliyor. Nike+iPod sports kit adı verilen ürün ile gelen algılayıcı ünitesini ayakkabının iç tabanında özel olarak hazırlanmış böşluğa yerleştiriyorsunuz. daha sonra yine kit ile gelen telsiz okuyucu modülünü iPod nano çalarınıza bağlıyorsunuz. artık müziğinizi dinliyerek koşuya başlıyabilirsiniz. istediğiniz zaman ayakkabınız araya girerek size performansınız ile ilgili bilgileri sesli olarak sunuyor.

haberi okuduğum sitede bu set in Amerikadaki fiyatları hakkında bilgi de vardı. Ayakkabi 100$, algılayıcı ve okuyucu 29$. iPod nano 149$. yuvarlak hesap 300$ verip en son teknoloji koşu teçhizatına sahip olabiliyorsunuz. tabii şunuda unutmayalım, koşu bittikten sonra saklanan bilgileri bilgisayarınıza aktararak değişik analizler yapmanızda mümkün olabiliyormuş.

buraya kadar sanki Nike reklamı yapıyormuşum gibi gelebilir okuyuculara. hayır böyle bir niyetim yoktu. zaten onlarında benim yapacağım reklama ihtiyaçları olduğunu sanmam. işin çok başka bir boyutu var.

mahremiyet (privacy) in zedelenmesi boyutu.

şimdi bu da nereden çıktı demeyin. Washington Üniversitesinde bir grup araştırmacı bu ayakkabiların ürettiği sinyalin 20m mesafeden bile algılanabildiğini tesbit etmişler. bunun üzerine bir proje hazırlamışlar. bu proje kapsamında tasarladıkları elektronik sistemlerle Sport kit ile koşan kişilerin takibe alınabildiğini ispatlamışlar. hatta topladıkları bilgileri Google Maps ile ilişkilendirmeyi başarmışlar. bu şekilde gerçek zamanlı olarak koşucunun yeri harita üzerinde görülebiliyor.

projenin teknik yönlerini etraflı şekilde açıklayan bir doküman burada teknik detaylardan sıkılabilecek okuyuculara tavsiyem sayfada sunulan sıkça sorulan sorular kısmını okumalarıdır.

olayın özünde yeni teknolojileri ürünlere entegre eden tasarımcıların ve bunları satan ticari şirketlerin tüketicinin mahremiyeti konusunda son derece dikkatsiz davranıyor oluşları var.

uzun zamandır barkod sisteminin yerini alacağı söylenen RFID sistemide aslında aynı prensip ile çalışıyor..mahremiyet ve kişisel bilgilerin gizliliği konularında uzmanlaşmış sivil toplum örgütleri bunun sakıncalarını dile getirmekteler. Washington Üniversitesinin araştırması onların ne kadar haklı olduklarını bir kere daha göstermiş oluyor.

aynı konuda Wired dergisinde çıkan bir makale burada. tavsiye ederim.

Yayınlandı: on Aralık 17, 2006 at 8:14 am Yorum Yapın

DOLAR gidiyor AMERO geliyor

amero

yukardaki resimle başlığı birleştirince ilk bakışta insana bununda yeni bir Bush tacizi olduğu hissi geliyor.

ama bu sefer işler biraz daha ciddi.  Amerikan Doları nın son aylardaki tepetaklak gidişi böyle bir olasılığı aklı başında ekonomistlerin bile gündemine oturttu. bu konuda İnfowars sitesinde rastladığım bir bir haberden alıntılar yapmak istiyorum. haberin tümünü verdiğim linkten ingilizce olarak okuyabilirsiniz

belki duymuşsunuzdur içinde bulunduğumuz yılın ilk aylarından itibaren (FED) Federal Reserve yani Amerikan merkez bankası M3 olarak anılan finansal veriyi açıklamayı durdurdu. bu karar finans ve ekonomi çevreleri tarafından şaşkınlıkla karşılandı. çünkü M3 tedavüldeki (dolaşımdaki) amerikan dolarının büyüklüğü ile yakından ilgili çok önemli bir gösterge idi. ekonomi konularına ilgi duyan okuyucular isterlerse M3 verisinin tarifini burada bulabilirler. bilgi olarak şunu söyleyeyimde yanlişlık olmasın, M3 sadece tedavüldeki banknot  miktarı olmayıp ekonomide dolaşan tüm para değeri taşıyan enstrümanların bileşkesidir.

m3b 

ellerindeki bu önemli veriyi kaybeden bağımsız analistler derhal işe koyularak onu kendileri üretme yoluna gittiler. bu şekilde üretilmiş M3 verilerinden biri burada görülebilir.

buna göre yapılan bir gözlemde Fed bu veriyi yayınlamayı durdurduğu sırada %9 olan yıllık M3 artış değeri mayıs ayında %11 e çıkmış. bu veriyi hazırlayan Gary Kuever e göre FED hızla piyasaya para pompalıyor ve bunun açıkca ilan etmek istemiyor. Amerikan ekonomisindeki durgunluk işaretleri ışığı altında bakılırsa buna devamda edeceği görülüyor.

diğer bir önemli finans danışmanı olan Bob Chapman a göre dünya para ve kredi bolluğunda yüzüyor adeta. Amerika geçtiğimiz şubat ayından beri ekonomik durgunluğa girdi.

Chapman a göre Fed fena halde sıkışmış durumda, faiz arttırsa  emlak piyasasının çökme durumu var azaltsa bu sefer Dolar tamamen çökecek. nitekim Fed faizleri olduğu 5.25 de sabit bıraktı. bu kararla beraber derhal USDX Dolar endeksi düştü.

chapman devam ediyor ve Fed önümüzdeki yıl ekonomiyi canlandırmak için faizlerde indirime giderse Dolar %35 değer daha kaybeder diyor. böyle bir durumda zaten ekonomide Dolar ile birlikte batacaktır.

biliyorsunuz Amerikan ekonomisinin tüm ağır topları bugünlerde Çin i ziyaret ediyorlar. başta hazine bakanı olmak üzere Fed başkanı ve diğer yetkililer stratejik ekonomik dialog içindeler çinlilerle. ama Chapman bu gezinin bir sonuç getireceğini sanmıyor. ona göre Çinliler kendi kararlarını kendileri verecekler.

ve Chapman devam ediyor, Doların beklenen çöküşü ekonominin içine girdiği durgunlukla birleşince Euro ile rekabet edebilmek için Bush bir Kuzey Amerika Birliği önerisinde bulunacak. bu birliğin tek para birimi olacak AMERO ise halka Doların kurtuluşu için bir çözüm olarak sunulacak. aslında Amero nun yaratılmasıyla Bush yönetimi Dolar ı terketmiş olacak.

böyle bir olayın tüm dünyada yaratacağı depremi tasavvur bile edemiyorum. bakalım daha neler göreceğiz.

önemli not: yazıda naklettiğim görüşler adı verilen kişilere aittir. amacım sadece böyle görüşlerinde bulunduğunu okuyuculara iletmek. yoksa herhangi bir tavsiye niteliği taşımıyor.

Yayınlandı: on Aralık 15, 2006 at 8:10 am Yorum Yapın