doğrusu hiç şaşırmadım ülkenin başına eksikmiş gibi yeni bir uluslararası belanın daha sarılmış olmasına. bunu Kıbrıslı Rumlarının doğu Akdeniz de petrol aramak için
uluslararası ihaleye çıkmaları münasebetiyle yazıyorum. anlaşıldığına göre Rumlar bu konuda Mısır ve Lübnan gibi Akdenizde kıyısı olan diğer bazı ülkeleride yanlarına almışlar. Kıbrısın Türk bölgesini hiç kaale almadan adayı çevreleyen tüm denizlerin ekonomik açıdan kullanım hakkına sahip olduklarını iddia ediyorlar. her ülkenin haydi düşmanları demiyeyim rakipleri vardır onu çelmelemeye ayağını kaydırmaya çalışan onun yaşam alanına tecavüz etmeye kalkışan . hele yaşamın kaynağı ve sürdürücüsü enerji kaynaklarının yoğunlaştığı bir bölgede yer alıyorsanız bu duruma zaten alışmış olmanız gerekir. üstüne üstlük birde asırlarca hüküm sürmüş bir imparatorluğun mirasçısı konumundaysanız işiniz var demektir.
bütün bunlar doğru ama 70 milyonluk koskoca ülkenin nüfusu milyonu zor bulan uyduruk devletçiklerin oyuncağı durumuna düşmesi kolay kolay kabullenilebilecek şey de değil. yıllardan beri tekrarlar dururum düştüğümüz durumun baş müsebbibi Hariciye teşkilatıdır. anlayamadığım şey bunca yüzyıllık bir dış ilişkiler geleneğine sahip koskoca ülkenin hemde geçirdiği bu kadar kötü tecrübelerden sonra hala aynı hataları yapıyor olması bir türlü silkinip Hariciye mekanizmasını esaslı bir reformdan geçirememiş olmasıdır.
asabımı bozan bir başka konu ise yarım asırdır ülkenin dış ilişkilerini kötüleştiren kadroların görevlerinden ayrıldıktan sonra her gün topluma akıl öğretmeye teşebbüs etmeleri ve kimseninde kalkıp iki laf etmeye cesaret edememesidir.
şimdi şu Akdenizdeki petrol konusunu ele alalım. Rumlar işleri pişirip kotarmışlar son raddeye getirmişler ve artık haber ayyuka çıkınca bizimkilerin haberi olmuş. bu gibi işler bir anda olmaz aylar hatta yıllar bile sürebilen teknik ve siyasi hazırlık çalışmaları vardır devletler arasında diplomatik heyetler gelir gider. pazarlıklar yapılır. yani Rumlar ilgili diğer ülkelerle uzun bir süre hazırlık çalışmaları filan yaptılar bizimkilerde belliki uyudular. eğer aksi olsaydı Rum tarafının daha ilk girişimleri, ilgili ülkeler nezdinde etkin bir çalışmayla bertaraf edilebilirdi ve bugün sağa sola gözdağı vermek zorunda kalmazdık. demek oluyorki Türkiye Kıbrıs Rum kesimi gibi yıllardır her fırsatta kendisine zarar vermeye çaba gösteren bir entitenin faaliyetlerini takip etmiyormuş. bu bir gaflet değilmidir bu kabul edilebilirmi?
şimdi işin en acı tarafını anlatacağım. biz bu filmi daha öncede görmüştük. 1970 li yılların ikinci yarısında Yunanistan bir kaç küçük teferruat dışında aynı planı Ege de uygulamaya teşebbüs etmişti. Önce kendi karasuları içinde bazı sondajlar yaptılar ve evzii bazı petrol bulgularıda elde ettiler hatta bu yerel bölgelerden bazılarını üretim amaçlı geliştirmeye aldılar. Yunanlıların bu çalışmaları Türkiyede büyük yankı yaptı. Ege de büyük petrol kaynaklarının bulunduğu konusunda şayialar yayıldı. abartılı haberler çıktı. zamanlamasını bugün tam olarak hatırlayamasamda hemen akabinde Yunanlılar Ege adalarınında “kıta sahanlığı” bulunduğu gerekçesiyle neredeyse tüm Ege denizinde yeraltı kaynaklarının kontrolunun kendilerinde olduğunu iddia ettiler ve bu bölgelerde uluslararası şirketlere arama yapma müsadesi vermeye kalktılar. bunun üzerine bizde
donanmamızı Ege ye sevk ettik ve ayrıca denizlerde başta petrol olmak üzere diğer doğal kaynakların araştırılması amacıyla jeofizik bilgiler toplayacak bir araştırma gemisinin inşasına başlandı. geminin (MTA Sismik-1) bitirilip Ege de denize açılmasıyla Türk ve Yunan deniz kuvvetleri arasında sıcak bir çatışmaya ramak kalan gerginlikler yaşandı. daha sonra sanıyorum uluslararası aracıların marifetiyle anlaşmazlık buzdolabına kaldırıldı. o zamandan beri geçen 30 yıllık sürede Ege de muazzam petrol rezervlerinin bulunduğu iddiaları gerçekleşmedi. MTA Sismik-1 gemisi Ege de TPAO ya ait ruhsat sahalarında epey araştırma yapmıştı. bahsi geçen araştırma gemisinin elektronik bilgi toplama sistemlerini kurduğumdan toplanan ham verileri değerlendiren uzman jeofizikçi ve jeologların bölge hakkındaki düşüncelerini kendilerinden işitme fırsatım oldu. araştırma yapılan bölgelerde onları deniz sondajı gibi pahalı bir yatırımı tavsiye etmeye yöneltecek veriler maalesef elde edilememişti. tabii biz o sırada ruhsat sahibi TPAO adına iş yaptığımız için topladığımız veri kayıtlarını onlara teslim ettik.
TPAO daha sonraki veri proses safhalarını kendi bilgi işlem merkezlerinde gerçekleştirdi ve gayet tabii bu konular firmaların çok gizli tuttukları ticari bilgiler sınıfına girdiğinden detaylı bir açıklama yapılmadı.
değerli okuyucular istatistik olarak heryerde petrol bulunma şansı olabilir. bu açıdan bakıldığında Taksim meydanında bile petrol olma ihtimali vardır. ama biliyorsunuz ekonomi tüm diğer konuların önüne geçiyor. can düşmanları bile iş paraya gelince can ciğer dost olabiliyor. şayet petrol fiyatlarının bu düzeylere geldiği bir ortamda Yunanlılar ve Türklerin elinde Ege de öyle milyar varillerle ifade edilecek rezervlerin bulunabileceği bilgisi olsaydı bugün emin olunuz birlikte fışkıran petrol altında göbek atıyor olurduk.
bu noktada sizlere bir “altın kural” dan söz etmek istiyorum.
çok deprem olan yerde petrol olmaz. zira kırılan tabakalar petrolün yeraltında saklanmasını sağlıyamaz. petrol olsa bile toprak içinde dağılarak kaybolur. ama istisnalarda kaideyi bozmaz. bazen yer kırıkları (faylar) petrol ün yeraltında depolanmasına bile sebep olabilir. bu yazıyı küçük çaplı bir petrol jeolojisi dersine dönüştürmeye niyetim yok. bu nedenle burada kesiyorum. diyeceğim şey şudur.
Ege de ülkeleri ihya edecek cinsten petrol rezervlerinin bulunamayacağını Yunanlılar pekala bilecek durumdaydılar ve bir takım şişirilmiş yanlış bilgiler yayarak Türkiye yi istedikleri ortama çektiler. belki Türkiye nin hangi durumlarda nasıl reaksiyon vereceğini öğrenmek onlar için önemliydi ve bunu başardılar.
şimdi bugüne gelirsek benzeri bir senaryo yeniden sahneye konuluyor. Rum/Yunanlılar Türkiyenin olaylara nasıl reaksiyon vereceğini eminim biliyorlar. yine doğu Akdeniz de büyük petrol yatakları olduğu şayiaları ortaya atılıyor. hatta yaklaşık 8 milyar varillik bir rezerv telaffuz ediliyor. 50 ile çarpsan 400 milyar dolar ediyor (bugün 500) ve Türkiye nin ağzı sulanıyor. ve aynı reaksiyoner tavır sergileniyor donanma güç gösteriyor, bakanlar hamasi nutuklar atıyor vs vs. inanamayacaksınız Türkiye (saygın medya kurumlarımızın yayınlarına itibar edersek) denizlerde petrol aramaları yapmak için araştırma gemisi temini için harekete geçiyor. teşbihte hata olmaz neredeyse 30 yıl öncesinin fotokopisini yaşıyoruz desem yalan olmaz. anlaşılan sıra Rumlarda şimdide onlar bize aynı filmi seyrettirecekler.
bakınız size ne söyleyeceğim 1970 li yılların sonunda Arap petrollerini taşıyan jeolojik yapının bizim İskenderun bölgesi altında devam ettiği bu nedenlede ümitvar olduğu varsayımıyla MTA Sismik-1 gemisi Akdenizin bu bölgesinde jeofiziksel bilgiler topladı. bende bu sefere katılmıştım. İskenderun körfezinde demirdeyken yediğimiz dalgaların etkisinden bugün bile unutmam mümkün değil. topladığımız sismik bilgilerin ışığında hafızam beni yanıltmıyorsa daha sonra denizde bazı sondajlar bile yapıldı. bu bölgede üretime yönelik saha geliştirme çalışmaları yapılmadığına göre sondajlardan olumlu bir sonuç çıkmadığı anlaşılıyor. gerek TPAO gerekse Enerji ve Tabii Kaynaklar bakanlığının elinde bilgiler vardır.
konu açıldığı için ülkenin uzun yıllardır maruz kaldığı dış kaynaklı bir yıkıcı psikolojik operasyona değinmeden geçemeyeceğim. yabancı istihbarat servisleri halk arasında Türkiyenin akla hayale sığmayacak zenginlikte yeraltı kaynaklarına sahip olmasına rağmen iş bilmezlik hatta kötü niyet nedeniyle fakir bırakıldığı inancını yaymaya çalışmaktadır. bunun esas amacı halkın rejime karşı olan güveninin zayıflatılmasıdır.
bir yan etkisi ise hazır kaynakları satarak geçinme beklentisini yerleştirerek halkta ekonomiyi geliştirerek zenginleşme düşüncesini etkisizleştirmektir. ancak ne yazıkki ülke içinden bazı gruplarda değişik nedenlerle bu tür faaliyetlere ortak olmaktadır. kendini ülke çıkarlarını yakından koruduğu zehabına kaptırmış mahfiller yabancı entelijans servislerinin değirmenlerine su taşımaktadır. yukarda değindiğim zararlı faaliyetlerin petrol konusundaki yansımalarının başını petrol şirketlerinin Türkiyede petrol ulmalarına rağmen kötü niyetle kuyuları kapattıkları iddiası gelir. bu iddiaları doğrulamak içinde Anadoluda arama ruhsatı verilmiş bölgelerde bulunmuş bazı vatandaşların anlattıkları hikayeler kullanılır.
gerçektende bu gibi bölgelerde atıl durumdaki pek çok sondaj kuyusu ile karşılaşmak mümkündür. bir kere arama kuyularında petrole rastlama oranı “on” da “bir” mertebesine kadar düşebilir. bu nedenle sonuçsuz kalmış pek çok eski sondaj mahalline rastlamak çok doğaldır.
ikincisi bir kuyuda petrole rastlanması o kuyunun bulunduğu bölgenin üretime açılacağı anlamına gelmez. arama sondajı yapılan bir kuyuda uzmanlar 7/24 sondajdan elde edilen malzeme ve ölçüm sonuçlarını incelerler. petrol izine rastlanmışsa uzmanlar alınan örnekleri analiz ederler. bu çalışmaların sonunda kalite saptanır. bir başka altın kural olarak söyleyeyim alınan petrol örneği ne kadar akışkan ise ve ne kadar az kükürt ihtiva ediyorsa kalitesi o kadar artar. yani piyasada daha yüksek fiyat bulur. uluslararası petrol jargonunda bu durum “light” ve “sweet” olarak ifade edilir. düşük viskozite “light”, az kükürt “sweet” tanımlarını getirir. örnekler bu özelliklerden uzaklaştıkça “heavy” ve “sour” ünvanları kazanır.
iş bu kadarlada kalmaz tabii. petrol örneğinde çok farklı başka katışık maddelerde bulunabilir. mesela bazı durumlarda karbon dioksit çıkabilir. kükürt gibi bu maddelerde petrol ürünleri tüketiciye sunulmadan önce ayıklanmalıdır. bu iş için rafinerilerde enerji harcanır ve maliyet etkilenir. yüksek viskozite açıkça görüldüğü şekilde ham petrolün nakledilmesinde zorluk çıkarır ve bu şekilde maliyetleri yükseltir. bir bölgede üretime geçilme kararının verilmesinde etkili bir başka faktör petrolün ne kadar derinde bulunduğudur. zira üretim kararı verildiğinde açılacak üretim kuyularının maliyeti derinliğe bağlı olacaktır. ve belkide en önemli faktör rezerv büyüklüğüdür. orada bütün yatırım maliyetlerini karşılayacak kadar çok petrol olmalıdır. rezerv miktarının tayininde bölgede başka arama kuyularınında açılması gerekebilir. bunlarda extra maliyet getirecektir. bu saydıklarım petrol izine rastlanmış bir arama bölgesinde üretime geçmek için ele alınan kriterlerin belli başlılarıdır. bu değerlendirmelerin sonunda ruhsat sahibi firma kuyuyu kapatma kararı alabilir.hiç şüphesiz firma arama neticeleri ile ilgili her türlü bilgiyi devletin yetkili makamlarına teslim eder ve onlar orada arşivlenir. daha ilerki yıllarda değişen ekonomik ve teknolojik şartlar bu bölgede üretim yatırımını cazip hale getirebilir.
ancak bir varil petrol üretmek için bir varil veya daha fazla petrol tüketilmez.
pekala şimdide duruma ters açıdan bakalım. diyelimki bir firma çok değerli bir petrol havzası keşfetti ama şu veya bu nedenle bunu gizli tuttu ve üretime geçirmedi. bu firma lanetlenmelimidir. bana sorarsanız maksadı ne olursa olsun kutlanmalıdır. ülkemizi kimseye peşkeş çekmeyeceğimize göre bu yeraltı zenginliğimizi bizden kimse alamaz. tüm fosil enerji kaynakları dünyamızın yüz milyonlarca yıl boyunca güneş enerjisini yoğunlaştırıp biriktirmesiyle oluşmuştur. bu kaynaklar sadece bize ait değildir. bizden sonra bu topraklarda yaşayacak nesillerede aittir. enerji kaynaklarının bugün sorumsuzca har vurup harman savrulmasındansa yarın daha akıllıca kullanmak üzere saklanması çok daha hayırlı olacaktır. insanlık için.
unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek var. günümüzün 6,5 milyarlık insan nüfusu dünyanın taşıma kapasitesinin kat kat üstüne çıkmıştır. bu yapay durumu ucuz ve bol fosil yakıt tüketerek sürdürebiliyoruz. yakın bir gelecekte bu kaynakların tükenmeye yüz tutmasıyla neler yaşanacağını öngörmek için kahin olmak gerekmez.
sözlerimin sonuna geldiğimde iki ana noktayı bir kere daha vurgulamak istiyorum.
1-kaynak tüketimi konusunda ülkemizde bir zihniyet devrimi yapılmalıdır.
2- Dışişleri/Hariciye cin gibi bir bağımsız dış istihbarat örgütüne kavuşturulmalıdır.
Hariciyenin kendi yapısıda sülalelerin boyunduruğundan arındırılmalı ama bu yapılırken ağırlık taşıyan kadrolar köylülerle doldurulmamalıdır.(bu son ifadem için kimse kusura bakmasın biraz düşünülünce ne kastettiğim anlaşılacaktır)
yukarda serdettiğim fikirlerimin ülkemizin yararına sonuçlar doğuracağına samimi olarak inanıyorum.