kral çıplak (mı?)

graphene

dünyanın en ince malzemesi Manchester Üniversitesi ve Max Planck Enstitüsü işbirliğiyle üretildi. adı geçen malzemeye verilen bilimsel isim Graphene. onu “kumaş” olarakta adlandıranlar var daha doğrusu “nano-kumaş” diyorlar. tekrar bir açıklama yapayım açıklamanın açıklaması oldu ama “nano-fabric” deniyor. herhalde Türkçede kumaş dersek bir zararı olmaz di mi.

kumaşımızın nasıl bir maddeden oluştuğunu aslında adı ele veriyor. “graph” diye başlıyor ya “graphite/grafit” gibi. hani şu kurşun kalem malzemesi. yani “karbon”.

kumaşımızın yapıldığı malzemeyi öğrendik şimdi geldik en önemli özelliğine yani “incelik”. ne demiştik “dünyanın en ince malzemesi”. hatta şunu söyleyeyim bundan daha ince bir malzeme yapılamaz. çünkü Graphene kumaşın kalınlığı 1, yazı ile (bir) karbon atomu kadar. bahse mevzu boyutları gözümüzde canlandırabilmemiz için çoğunlukla kullanılan bir mukayese metoduna başvuralım. bende bu bilgileri aldığım kaynakların yalancısıyım bunlara göre kumaşımızın kalınlığı (veya inceliğide deyin isterseniz) insan saçının kalınlığının 200,000 de biri. tabii şimdi diyebilirsinizki eğer boyutları karbon atomundan daha küçük atomları benzer şekilde bir arada tutabilecek olsak kumaşımız daha ince olmazmı. cevabı sizlere bırakıyorum.

aslında bu malzeme çok yeni bir şey değil. 5-6 yıl önce ABD nin Georgia Üniversitesinde bir profesör bu malzemeyi oluşturuyor ve o günden beri değişik araştırma merkezlerinde üzerinde çalışmalar sürüyor. burada haklı olarak o zaman bunun ne gibi bir haber değeri var kardeşim diyebilirsiniz.

mesela şu arkadaşlar, bu güne kadar bir karbon atomu kalınlığında üretilen film (veya kumaş) ancak bir başka malzemenin üzerinde tutulabiliyor(muş)du. The Times, haberinde girişte adını verdiğim araştırmacılar  ilk defa olarak bu malzemeyi “altın” destekler kullanarak “asmışlar” diyeyim. ne işe yarayacağını sorarsanız benim edindiğim bilgilere göre bir kere “chip” teknolojisine acaip faydası olacakmış. bu günkünden çok yüksek hızlarda çalışabilen “chip” ler yapılabilecek çünkü karakteristikleri çok uygun. birde bugün kullanımda olan “chip” üretim sistemleriyle uyumlu bir teknoloji. (laf arasında teknik konulara biraz daha vakıf arkadaşlar için bir yerde rastladığım bir bilgiyi ileteyim. şimdilik transistör kaçak akımları pek kabul edilecek seviyelerde değilmiş. hımm..). bir başka önemli uygulama alanının ilaç endüstrisi olacağını duydum. ama eminimki uygulama alanları hızla çoğalacaktır.

her neyse lafı fazla uzatmayayım ciddi değeri olmayan konular The Times baş köşesine kolay kolay gelmez. burada okuyabilirsiniz.

bakınız kumaş filan derken ne aklıma geldi. meşhur hikayedir bilirsiniz. hatta hikayenin en can alıcı sözü “kral çıplak” adeta bağımsızlığını kazanmıştır. acaba Graphene den dikilmiş bir giysiyi çıplak gözle görmek mümkün olurmuydu. hikayede terzilerin krala aptallar tarafından görünmez diye yutturdukları söylenen kumaş Graphene olmasın sakın. belkide Erich Von Daniken in üstün medeniyete sahip uzaylı ziyaretçileri bir uğradıklarında kralın terzilerine şu nano-teknoloji işini öğretivermişlerdir ne dersiniz.

biraz abarttım galiba ama bilim konuları kuru kuru sunulunca insanı bayıyor doğrusu.

Yayınlandı: on Mart 2, 2007 at 3:02 am Yorum Yapın

gri hücre katili mi

cell

yıllardır cep telefonlarının insan sağlığı üzerindeki etkileri bilimciler tarafından araştırılıyorç zaman zamanda olmsuz sonuçlarına işaret eden bazı açıklamalar yapılıyor. fakat şu ana kadar bilimciler bu konuda bir konsensüse varamadılar.

işte bunlardan biride yunanistanda yapıldı ve bilimciler cep telefonlarından yayılan mikrodalga radyasyonun hücre ölümlerine yol açtığını tesbit ettiklerini bildirdiler. araştırmanın sonuçları ScienceDirect adlı bilimsel dergide yayınlandı.

deneyler meyva sineği (Drosophila melanogaster) üzerinde yapılmış. biliyorsunuz genetik araştırmalarda bu canlı çokca kullanılıyor. en önemli özelliklerinden birisi insan genetik yapısıyla önemli ölçüde benzerlik göstermesi. bilimcilerin 900 mhz gsm cep telefonu radyasyonuna maruz bıraktıkları sineklerde yumurtlama çok azalmış. araştırma sonucunda bunun yumurtlamada görevli hücrelerin dna parçalanması sonucunda ölmelerinden ileri geldiğini tesbit etmişler.

tüm canlılarda veya en azından insan organizmasında ölen hücreleri yenileyen bir mekanizma var. fakat bu mekanizma yaş ilerledikçe etkisizleşiyor. bunu biliyoruz. dolayısıyla önümüzdeki yıllarda tatsız gelişmelerle karşılaşabiliriz. bu araştırmaları yakın takibe almakta yarar var.

 

Yayınlandı: on Kasım 18, 2006 at 10:10 am Yorum Yapın

dawkins haklımı, tanrı yokmu ?

sanıyorum profesör richard dawkinsi pek çoğumuz iyi biliyordur. tanımıyanlarda hemen bir arama motorundan bir yığın malumat elde edebilir. çok önemli kitapları var. kendisi bir dawkinsateist.

geçtiğimiz günlerde yeni bir kitabı yayınlandı. “the god delusion“  galiba günümüz türkçesinde “tanrı yanılsaması” denilebilir.aşağıda sizlere ingilizce olarak sunacağım makale ona ait ve pekçok websitesinde görüldü. aslında yazının başlığınıda tam olarak nasıl türkçeleştirebilirim diye düşündüm ama beklediğim ilham bir türlü gelmedi. eniyisi ben şöyle diyeyim.

dawkins

nasıl oluyorda neredeyse kesinkes tanrı yok diyebiliyorum“ 

nasıl yaklaştımmı biraz.

WHY THERE ALMOST CERTAINLY IS NO GOD

America, founded in secularism as a beacon of eighteenth century enlightenment, is becoming the victim of religious politics, a circumstance that would have horrified the Founding Fathers. The political ascendancy today values embryonic cells over adult people. It obsesses about gay marriage, ahead of genuinely important issues that actually make a difference to the world. It gains crucial electoral support from a religious constituency whose grip on reality is so tenuous that they expect to be ‘raptured’ up to heaven, leaving their clothes as empty as their minds. More extreme specimens actually long for a world war, which they identify as the ‘Armageddon’ that is to presage the Second Coming. Sam Harris, in his new short book, Letter to a Christian Nation, hits the bull’s-eye as usual:

It is, therefore, not an exaggeration to say that if the city of New York were suddenly replaced by a ball of fire, some significant percentage of the American population would see a silver-lining in the subsequent mushroom cloud, as it would suggest to them that the best thing that is ever going to happen was about to happen: the return of Christ . . .Imagine the consequences if any significant component of the U.S. government actually believed that the world was about to end and that its ending would be glorious. The fact that nearly half of the American population apparently believes this, purely on the basis of religious dogma, should be considered a moral and intellectual emergency.

Does Bush check the Rapture Index daily, as Reagan did his stars? We don’t know, but would anyone be surprised?

My scientific colleagues have additional reasons to declare emergency. Ignorant and absolutist attacks on stem cell research are just the tip of an iceberg. What we have here is nothing less than a global assault on rationality, and the Enlightenment values that inspired the founding of this first and greatest of secular republics. Science education — and hence the whole future of science in this country — is under threat. Temporarily beaten back in a Pennsylvania court, the ‘breathtaking inanity’ (Judge John Jones’s immortal phrase) of ‘intelligent design’ continually flares up in local bush-fires. Dowsing them is a time-consuming but important responsibility, and scientists are finally being jolted out of their complacency. For years they quietly got on with their science, lamentably underestimating the creationists who, being neither competent nor interested in science, attended to the serious political business of subverting local school boards. Scientists, and intellectuals generally, are now waking up to the threat from the American Taliban.

Scientists divide into two schools of thought over the best tactics with which to face the threat. The Neville Chamberlain ‘appeasement’ school focuses on the battle for evolution. Consequently, its members identify fundamentalism as the enemy, and they bend over backwards to appease ‘moderate’ or ’sensible’ religion (not a difficult task, for bishops and theologians despise fundamentalists as much as scientists do). Scientists of the Winston Churchill school, by contrast, see the fight for evolution as only one battle in a larger war: a looming war between supernaturalism on the one side and rationality on the other. For them, bishops and theologians belong with creationists in the supernatural camp, and are not to be appeased.

The Chamberlain school accuses Churchillians of rocking the boat to the point of muddying the waters. The philosopher of science Michael Ruse wrote:

We who love science must realize that the enemy of our enemies is our friend. Too often evolutionists spend time insulting would-be allies. This is especially true of secular evolutionists. Atheists spend more time running down sympathetic Christians than they do countering creationists. When John Paul II wrote a letter endorsing Darwinism, Richard Dawkins’s response was simply that the pope was a hypocrite, that he could not be genuine about science and that Dawkins himself simply preferred an honest fundamentalist.
A recent article in the New York Times by Cornelia Dean quotes the astronomer Owen Gingerich as saying that, by simultaneously advocating evolution and atheism, ‘Dr Dawkins “probably single-handedly makes more converts to intelligent design than any of the leading intelligent design theorists”.’ This is not the first, not the second, not even the third time this plonkingly witless point has been made (and more than one reply has aptly cited Uncle Remus: “Oh please please Brer Fox, don’t throw me in that awful briar patch”).

Chamberlainites are apt to quote the late Stephen Jay Gould’s ‘NOMA’ — ‘non-overlapping magisteria’. Gould claimed that science and true religion never come into conflict because they exist in completely separate dimensions of discourse:

To say it for all my colleagues and for the umpteenth millionth time (from college bull sessions to learned treatises): science simply cannot (by its legitimate methods) adjudicate the issue of God’s possible superintendence of nature. We neither affirm nor deny it; we simply can’t comment on it as scientists.
This sounds terrific, right up until you give it a moment’s thought. You then realize that the presence of a creative deity in the universe is clearly a scientific hypothesis. Indeed, it is hard to imagine a more momentous hypothesis in all of science. A universe with a god would be a completely different kind of universe from one without, and it would be a scientific difference. God could clinch the matter in his favour at any moment by staging a spectacular demonstration of his powers, one that would satisfy the exacting standards of science. Even the infamous Templeton Foundation recognized that God is a scientific hypothesis — by funding double-blind trials to test whether remote prayer would speed the recovery of heart patients. It didn’t, of course, although a control group who knew they had been prayed for tended to get worse (how about a class action suit against the Templeton Foundation?) Despite such well-financed efforts, no evidence for God’s existence has yet appeared.

To see the disingenuous hypocrisy of religious people who embrace NOMA, imagine that forensic archeologists, by some unlikely set of circumstances, discovered DNA evidence demonstrating that Jesus was born of a virgin mother and had no father. If NOMA enthusiasts were sincere, they should dismiss the archeologists’ DNA out of hand: “Irrelevant. Scientific evidence has no bearing on theological questions. Wrong magisterium.” Does anyone seriously imagine that they would say anything remotely like that? You can bet your boots that not just the fundamentalists but every professor of theology and every bishop in the land would trumpet the archeological evidence to the skies.

Either Jesus had a father or he didn’t. The question is a scientific one, and scientific evidence, if any were available, would be used to settle it. The same is true of any miracle — and the deliberate and intentional creation of the universe would have to have been the mother and father of all miracles. Either it happened or it didn’t. It is a fact, one way or the other, and in our state of uncertainty we can put a probability on it — an estimate that may change as more information comes in. Humanity’s best estimate of the probability of divine creation dropped steeply in 1859 when The Origin of Species was published, and it has declined steadily during the subsequent decades, as evolution consolidated itself from plausible theory in the nineteenth century to established fact today.

The Chamberlain tactic of snuggling up to ’sensible’ religion, in order to present a united front against (‘intelligent design’) creationists, is fine if your central concern is the battle for evolution. That is a valid central concern, and I salute those who press it, such as Eugenie Scott in Evolution versus Creationism. But if you are concerned with the stupendous scientific question of whether the universe was created by a supernatural intelligence or not, the lines are drawn completely differently. On this larger issue, fundamentalists are united with ‘moderate’ religion on one side, and I find myself on the other.

Of course, this all presupposes that the God we are talking about is a personal intelligence such as Yahweh, Allah, Baal, Wotan, Zeus or Lord Krishna. If, by ‘God’, you mean love, nature, goodness, the universe, the laws of physics, the spirit of humanity, or Planck’s constant, none of the above applies. An American student asked her professor whether he had a view about me. ‘Sure,’ he replied. ‘He’s positive science is incompatible with religion, but he waxes ecstatic about nature and the universe. To me, that is ¬religion!’ Well, if that’s what you choose to mean by religion, fine, that makes me a religious man. But if your God is a being who designs universes, listens to prayers, forgives sins, wreaks miracles, reads your thoughts, cares about your welfare and raises you from the dead, you are unlikely to be satisfied. As the distinguished American physicist Steven Weinberg said, “If you want to say that ‘God is energy,’ then you can find God in a lump of coal.” But don’t expect congregations to flock to your church.

When Einstein said ‘Did God have a choice in creating the Universe?’ he meant ‘Could the universe have begun in more than one way?’ ‘God does not play dice’ was Einstein’s poetic way of doubting Heisenberg’s indeterminacy principle. Einstein was famously irritated when theists misunderstood him to mean a personal God. But what did he expect? The hunger to misunderstand should have been palpable to him. ‘Religious’ physicists usually turn out to be so only in the Einsteinian sense: they are atheists of a poetic disposition. So am I. But, given the widespread yearning for that great misunderstanding, deliberately to confuse Einsteinian pantheism with supernatural religion is an act of intellectual high treason.

Accepting, then, that the God Hypothesis is a proper scientific hypothesis whose truth or falsehood is hidden from us only by lack of evidence, what should be our best estimate of the probability that God exists, given the evidence now available? Pretty low I think, and here’s why.

First, most of the traditional arguments for God’s existence, from Aquinas on, are easily demolished. Several of them, such as the First Cause argument, work by setting up an infinite regress which God is wheeled out to terminate. But we are never told why God is magically able to terminate regresses while needing no explanation himself. To be sure, we do need some kind of explanation for the origin of all things. Physicists and cosmologists are hard at work on the problem. But whatever the answer — a random quantum fluctuation or a Hawking/Penrose singularity or whatever we end up calling it — it will be simple. Complex, statistically improbable things, by definition, don’t just happen; they demand an explanation in their own right. They are impotent to terminate regresses, in a way that simple things are not. The first cause cannot have been an intelligence — let alone an intelligence that answers prayers and enjoys being worshipped. Intelligent, creative, complex, statistically improbable things come late into the universe, as the product of evolution or some other process of gradual escalation from simple beginnings. They come late into the universe and therefore cannot be responsible for designing it.

Another of Aquinas’ efforts, the Argument from Degree, is worth spelling out, for it epitomises the characteristic flabbiness of theological reasoning. We notice degrees of, say, goodness or temperature, and we measure them, Aquinas said, by reference to a maximum:

Now the maximum in any genus is the cause of all in that genus, as fire, which is the maximum of heat, is the cause of all hot things . . . Therefore, there must also be something which is to all beings the cause of their being, goodness, and every other perfection; and this we call God.
That’s an argument? You might as well say that people vary in smelliness but we can make the judgment only by reference to a perfect maximum of conceivable smelliness. Therefore there must exist a pre-eminently peerless stinker, and we call him God. Or substitute any dimension of comparison you like, and derive an equivalently fatuous conclusion. That’s theology.

The only one of the traditional arguments for God that is widely used today is the teleological argument, sometimes called the Argument from Design although — since the name begs the question of its validity — it should better be called the Argument for Design. It is the familiar ‘watchmaker’ argument, which is surely one of the most superficially plausible bad arguments ever discovered — and it is rediscovered by just about everybody until they are taught the logical fallacy and Darwin’s brilliant alternative.

In the familiar world of human artifacts, complicated things that look designed are designed. To naïve observers, it seems to follow that similarly complicated things in the natural world that look designed — things like eyes and hearts — are designed too. It isn’t just an argument by analogy. There is a semblance of statistical reasoning here too — fallacious, but carrying an illusion of plausibility. If you randomly scramble the fragments of an eye or a leg or a heart a million times, you’d be lucky to hit even one combination that could see, walk or pump. This demonstrates that such devices could not have been put together by chance. And of course, no sensible scientist ever said they could. Lamentably, the scientific education of most British and American students omits all mention of Darwinism, and therefore the only alternative to chance that most people can imagine is design.

Even before Darwin’s time, the illogicality was glaring: how could it ever have been a good idea to postulate, in explanation for the existence of improbable things, a designer who would have to be even more improbable? The entire argument is a logical non-starter, as David Hume realized before Darwin was born. What Hume didn’t know was the supremely elegant alternative to both chance and design that Darwin was to give us. Natural selection is so stunningly powerful and elegant, it not only explains the whole of life, it raises our consciousness and boosts our confidence in science’s future ability to explain everything else.

Natural selection is not just an alternative to chance. It is the only ultimate alternative ever suggested. Design is a workable explanation for organized complexity only in the short term. It is not an ultimate explanation, because designers themselves demand an explanation. If, as Francis Crick and Leslie Orgel once playfully speculated, life on this planet was deliberately seeded by a payload of bacteria in the nose cone of a rocket, we still need an explanation for the intelligent aliens who dispatched the rocket. Ultimately they must have evolved by gradual degrees from simpler beginnings. Only evolution, or some kind of gradualistic ‘crane’ (to use Daniel Dennett’s neat term), is capable of terminating the regress. Natural selection is an anti-chance process, which gradually builds up complexity, step by tiny step. The end product of this ratcheting process is an eye, or a heart, or a brain — a device whose improbable complexity is utterly baffling until you spot the gentle ramp that leads up to it.

Whether my conjecture is right that evolution is the only explanation for life in the universe, there is no doubt that it is the explanation for life on this planet. Evolution is a fact, and it is among the more secure facts known to science. But it had to get started somehow. Natural selection cannot work its wonders until certain minimal conditions are in place, of which the most important is an accurate system of replication — DNA, or something that works like DNA.

The origin of life on this planet — which means the origin of the first self-replicating molecule — is hard to study, because it (probably) only happened once, 4 billion years ago and under very different conditions from those with which we are familiar. We may never know how it happened. Unlike the ordinary evolutionary events that followed, it must have been a genuinely very improbable — in the sense of unpredictable — event: too improbable, perhaps, for chemists to reproduce it in the laboratory or even devise a plausible theory for what happened. This weirdly paradoxical conclusion — that a chemical account of the origin of life, in order to be plausible, has to be implausible — would follow if it were the case that life is extremely rare in the universe. And indeed we have never encountered any hint of extraterrestrial life, not even by radio — the circumstance that prompted Enrico Fermi’s cry: “Where is everybody?”

Suppose life’s origin on a planet took place through a hugely improbable stroke of luck, so improbable that it happens on only one in a billion planets. The National Science Foundation would laugh at any chemist whose proposed research had only a one in a hundred chance of succeeding, let alone one in a billion. Yet, given that there are at least a billion billion planets in the universe, even such absurdly low odds as these will yield life on a billion planets. And — this is where the famous anthropic principle comes in — Earth has to be one of them, because here we are.

If you set out in a spaceship to find the one planet in the galaxy that has life, the odds against your finding it would be so great that the task would be indistinguishable, in practice, from impossible. But if you are alive (as you manifestly are if you are about to step into a spaceship) you needn’t bother to go looking for that one planet because, by definition, you are already standing on it. The anthropic principle really is rather elegant. By the way, I don’t actually think the origin of life was as improbable as all that. I think the galaxy has plenty of islands of life dotted about, even if the islands are too spaced out for any one to hope for a meeting with any other. My point is only that, given the number of planets in the universe, the origin of life could in theory be as lucky as a blindfolded golfer scoring a hole in one. The beauty of the anthropic principle is that, even in the teeth of such stupefying odds against, it still gives us a perfectly satisfying explanation for life’s presence on our own planet.

The anthropic principle is usually applied not to planets but to universes. Physicists have suggested that the laws and constants of physics are too good — as if the universe were set up to favour our eventual evolution. It is as though there were, say, half a dozen dials representing the major constants of physics. Each of the dials could in principle be tuned to any of a wide range of values. Almost all of these knob-twiddlings would yield a universe in which life would be impossible. Some universes would fizzle out within the first picosecond. Others would contain no elements heavier than hydrogen and helium. In yet others, matter would never condense into stars (and you need stars in order to forge the elements of chemistry and hence life). You can estimate the very low odds against the six knobs all just happening to be correctly tuned, and conclude that a divine knob-twiddler must have been at work. But, as we have already seen, that explanation is vacuous because it begs the biggest question of all. The divine knob twiddler would himself have to have been at least as improbable as the settings of his knobs.

Again, the anthropic principle delivers its devastatingly neat solution. Physicists already have reason to suspect that our universe — everything we can see — is only one universe among perhaps billions. Some theorists postulate a multiverse of foam, where the universe we know is just one bubble. Each bubble has its own laws and constants. Our familiar laws of physics are parochial bylaws. Of all the universes in the foam, only a minority has what it takes to generate life. And, with anthropic hindsight, we obviously have to be sitting in a member of that minority, because, well, here we are, aren’t we? As physicists have said, it is no accident that we see stars in our sky, for a universe without stars would also lack the chemical elements necessary for life. There may be universes whose skies have no stars: but they also have no inhabitants to notice the lack. Similarly, it is no accident that we see a rich diversity of living species: for an evolutionary process that is capable of yielding a species that can see things and reflect on them cannot help producing lots of other species at the same time. The reflective species must be surrounded by an ecosystem, as it must be surrounded by stars.

The anthropic principle entitles us to postulate a massive dose of luck in accounting for the existence of life on our planet. But there are limits. We are allowed one stroke of luck for the origin of evolution, and perhaps for a couple of other unique events like the origin of the eukaryotic cell and the origin of consciousness. But that’s the end of our entitlement to large-scale luck. We emphatically cannot invoke major strokes of luck to account for the illusion of design that glows from each of the billion species of living creature that have ever lived on Earth. The evolution of life is a general and continuing process, producing essentially the same result in all species, however different the details.

Contrary to what is sometimes alleged, evolution is a predictive science. If you pick any hitherto unstudied species and subject it to minute scrutiny, any evolutionist will confidently predict that each individual will be observed to do everything in its power, in the particular way of the species — plant, herbivore, carnivore, nectivore or whatever it is — to survive and propagate the DNA that rides inside it. We won’t be around long enough to test the prediction but we can say, with great confidence, that if a comet strikes Earth and wipes out the mammals, a new fauna will rise to fill their shoes, just as the mammals filled those of the dinosaurs 65 million years ago. And the range of parts played by the new cast of life’s drama will be similar in broad outline, though not in detail, to the roles played by the mammals, and the dinosaurs before them, and the mammal-like reptiles before the dinosaurs. The same rules are predictably being followed, in millions of species all over the globe, and for hundreds of millions of years. Such a general observation requires an entirely different explanatory principle from the anthropic principle that explains one-off events like the origin of life, or the origin of the universe, by luck. That entirely different principle is natural selection.

We explain our existence by a combination of the anthropic principle and Darwin’s principle of natural selection. That combination provides a complete and deeply satisfying explanation for everything that we see and know. Not only is the god hypothesis unnecessary. It is spectacularly unparsimonious. Not only do we need no God to explain the universe and life. God stands out in the universe as the most glaring of all superfluous sore thumbs. We cannot, of course, disprove God, just as we can’t disprove Thor, fairies, leprechauns and the Flying Spaghetti Monster. But, like those other fantasies that we can’t disprove, we can say that God is very very improbable.

Yayınlandı: on Kasım 6, 2006 at 11:04 am Yorum Yapın

“einstein” bir hırsızmıydı

 

alfred bu resmi görüpte onu tanımayan varmıdır acaba. bilim, fen deyince ilk akla gelen onun adıdır. öylesineki o isim dünyanın hemen hemen her dilinde “deha” ile kaynaşmıştır, özdeşleşmiştir. türkçede keskinliğin zirvesi için “jilet” neyse “zeka” nın zirvesi için “einstein ” odur.

ama sonra 21.asır geldi ve gelişiyle birlikte anıtlarımızın taşları yerlerinden oynamaya asla yıkılmaz dediğimiz kaleler birer birer gözlerimizin önünde eriyip gitmeye başladı. zaten deodorant satmaya başlamıştı, “gillette”i bir sabun imalatçısına verdik önce. sonra yüzünde muzip bir gülümseme, dağınık saçlı adamın siyah-beyaz fotorafı köşesinden alev alıverdi. küle dönüşecek. kalelerimizde kumdanmış meğer.

“izafiyet özel teorisi” ni açıkladığı makalesinin yayımlandığı 1905 yılının 100 üncü yıldönümü nedeniyle 2005 yılı “fizik yılı” ilan edilmişti. yüzyılın adamı ünvanı verildi. ama nedendir bilinmez epey bilim mürekkebi yalamış olmama rağmen ben bile yukarda adı geçen makalesinde bir tane bile “referans” a yer vermemiş olduğunu duymamıştım. tabii çağdaşı bazı önemli bilimcilerin onu sert şekilde tenkit ettiklerinide ve bunlara verdiği cevapları, yaptığı açıklamalarıda ki bunlardan bazıları itiraf lezzetinde. bütün bunların farkında olamayışım benim kusurum olabilir belki ama şu kadarını rahatça söyleyebilirim bu konu pek dillendirilmiyor.

bu anlattığım hususlarda malumat sahibi olmam “canberra times” da okuduğum bir makale sayesinde oldu. makalenin yazarı “christopher jon bjerknes”, bilim konularında araştırmalar yapan bir yazar. son yıllarda “einstein” üzerine odaklanmış durumda. “einstein” i “plagiarism”,  türkçesi “intihal” ile suçlayan yayınlanmış tam altı kitabı var.  biliyorsunuz bilim dünyasında “intihal” başka bilimcilerin eserlerini, fikirlerini onların adlarını anmadan sahiplenmek anlamına geliyor. bu davranışın kanunlar karşısındaki konumunu tam olarak bilmiyorum ama en azından etik yönden “hırsızlık” ile eşdeğer bence. nitekim bizdede yakınlarda başbakanlık müsteşarı ünvanı taşıyan bir zat bu yüzden ya akademik ünvanını kaybetti yada üniversiteden ihraç edilmişti.

book“christopher jon bjerknes” makalesinde 2002 yılında yazdığı “albert einstein: the incorrigible plagiarist” yani “uslanmayan intihalci” kitabına atıfta bulunuyor. hiç şüphesiz yazar kitaplarının satışlarının artmasından mutlu olacaktır ama bu yüzden gerçek olmayan malumat vereceği düşünülemez.

“bjerknes” gazetede çıkan makalesinde “einstein” in “lorenz”, “poincare”, “hilbert”, “gerber” gibi devlerin emeklerini çaldığını pardon “intihal” lediğini iddia ediyor.

yazarın kitabı üzerinde “amazon” da yapılan yorumları okursanız göreceksinizki insanlar siyah/beyaz havasında taraf olmuş durumdalar. kimseye fikir empoze etmek bana düşmez.

ama bizde bir laf vardırya hani “kafama dank etti” diye, bilirmisiniz.

işte yazının sonunda kafama öyle dank etti. yoksa küfür ettiğim bu yüzyılın önünde diz çöküp elinimi öpmeliyim.

evet belkide öpmeliyim kireçlenmiş dokunulmazları sorgulamayı öğrettiği için bana.

Yayınlandı: on Ekim 6, 2006 at 1:20 pm Yorum Yapın

“mars” ın yüzü

faceesa” avrupa uzay ajansına ait “mars express” aracı sonunda mars yüzeyindeki meşhur “surat” ın detaylı resimlerini elde etmeyi başardı. daha önce bu resimleri elde etmek için yapılan denemeler türlü teknik ve atmosferik güçlükler nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanmıştı. elde edilen resimde bir pixel 13.7 metreye denk geliyor. “surat” ın bulunduğu bölgenin adı “cydonia”.

“surat” ın bulunduğu bölgede oldukça düz bir alanda çıkıntılar göze batıyor. işte bunlardan bir 1976 yılında “nasa” ya ait “viking-1″ uzay aracı tarafında meşhur edilmişti. hatta bir “nasa” basın toplantısında görüntünün bir insan başını andırdığı açıklanmıştı. bu nedenle pek çok hayal mahsulü hikaye üretilmişti. ancak bilimciler bunun ışık oyunlarından kaynaklanan bir optik yanılgı olduğunu açıklamışlardı.marsface  bu araştırmalar hakkında geniş bilgi “esa” websitesinde ve “nasa” websitesinde mevcuttur.

üstte görülen renkli resim “esa” nın, siyah-beyaz olanı ise “nasa” nın 70 li yıllardaki viking aracından elde edilendir.

Yayınlandı: on Eylül 24, 2006 at 10:49 am Yorum Yapın

3.5 milyon yaşındaki çocuk

kafatası habeşistanda 3.5 milyon yıl önce yaşamış 3 (yazıyla üç) yaşındaki bir kızın iskeletini buldu bilimciler. ona “dikika çocuğu” adını vermişler. hemen hemen aynı bölgede 1974 yılında yılında gün ışığına çıkartılan “lucy” nin türüyle aynı. bu, telaffuzu biraz zor olmakla beraber bu yazıyı belki konuya vakıf bilimcilerinde okuyabileceği varsayımıyla “australopithecus afarensis” adı verilen bir tür.

bulunan iskeletin 3 yaşındaki bir çocuğa ait olması büyük önem taşıyor çünkü bilimciler bundan yararlanarak ilk insanların büyümeleriyle ilgili önemli malumat elde ediyorlar.

iskeletin ilk izlerine almanyanın “max planck” enstitüsüne bağlı bilimciler taa 2000 yılında rastlamışlar. o gün bu gün çevreyi en ufak kemik kırıntısını bulmak için taramışlar. sonunda o döneme ait buluntular arasında en komple olanını elde etmişler. bir ifadeye göre iskeletin en az 50% si elde. bilim ekibi ölen çocuğun cesedinin sellerin etkisiyle yuvarlanıp kuma gömüldüğünü bu şekilde tabiatın ve diğer yırtıcıların etkisinden kurtulmuş düşünüyorlar.

bilimciler isleletin analizini yapmaya başladılar ama daha işin başındalar. çünkü iskeletin üst kısmı yani kafatası, köprücük ve kürek kemikleri, kaburga ve omurga sert bir kumtaşı içine gömülmüş durumda. bilmiyorum acaba kimse bu durumda nasıl olupta iskeletin 3 yaşında bir çocuğa ait olduğuna karar verildiğibi düşündümü. şöyle, kafatası kısmına bilgisayarlı tomografi yapılmış ve sonucunda dişlerin gelişiminden iskeletin 3 yaşında bir hominid e ait olduğu kararı verilmiş.

bilimciler araştırmalarını sonuçlandırdıklarında çocuğun dış görünüşü hakkındada gerçekçi bilgilere sahip olabilecekler. zira yüzünün adeta bir kalıbı elde bulunuyor. ilk verilerden hareket ederek bilimciler beynin 330 santimetreküp hacimde olduğunu söylüyorlar. buradanda bu canlıdaki beyinsel gelişmenin yaşına göre şempanzelerden daha yavaş olduğunu ve bunun onun insana geçiş yolunda adım atmış olduğunu gösterdiğini düşünüyorlar.

açıkta kalmış olan bacak kemiklerinden onunda “lucy” gibi iki ayak üzerinde yürüdüğünü ama kürek kemiklerinin yapısından iyi bir tırmanıcı olduğunu çıkarmak mümkün. ayrıca “hyoid/dil kemiği” nin bulunması çok ilginç zira bugüne kadar bulunan tek “hyoid” bir “neanderthal” e ait. fakat bu kemiğin maymunlardakine benzemekte oluşu konuşma becerisinin henüz başlamadığını gösteriyo

fossil 

araştırmaları yürüten bilim ekibinin başında bulunan.”zeresenay alemseged” iskeletin içine gömülü olduğu taşlaşmış kütleden tam olarak kurtarıldığında
atalarımızın nasıl büyüdüklerini ve geliştiklerini çok daha iyi öğreneceğiz diyor.

“nature” dergisindeki bir dizi makale burada
 

Yayınlandı: on Eylül 23, 2006 at 12:49 pm Yorum Yapın

utanılacak durum

evol şu avrupa birliği işini başımıza kimler sardıysa artık onları hiç iyi anmıyorum ne yalan söyleyeyim. ne güzel eskiden bizi kimse ciddiye almaz ülkeler boyutunda yapılan araştırmalarda adımız anılmaz gül gibi geçinir giderdik. ama ne yazıkki adaylıktı filan derken kendimizi katılım müzakerelerinin kapısında buluverdik. adımızda kaçınılamaz biçimde avrupa birliği ile birlikte anılmaya başlayınca birileri bizimde yeryüzünde yer kapladığımızı keşfetti herhalde. böyle söylüyorum çünkü son zamanlarda dünyanın en medeni ülkelerinin dahil edildiği araştırmalarda türkiyenin adıda yer alıyor. alıyorda ne oluyor. 3-5 milyon hayalperestin dünyası gerçeklerle paramparça oluveriyor.

bahsettiğim toplumsal araştırmalardan biride amerikan michigan state univ. den “jon miller” tarafından yapılmış. yukardaki grafikte adı geçen ülkelerde şü soruyu soruyorlar. “ çok önceleri var olan bazı hayvan türlerinin gelişmesiyle insanlar ortaya çokmıştır. doğrumu yanlışmı.

işte acıklı sonuç ortada. 80 küsur yılda buraya gelmişiz. bu sonucun kendisine hediye edilmesi gereken kurumlardan biride hiç şüphesiz “tubitak” adını taşıyor. fakat bu iktidar döneminde yaşanan gelişmeler gözönüne alınırsa bu durumdan şikayetçi olacakları konusunda şüpheliyim. “akıllı tasarım” üzerinde derin ilmi araştırmalar yapıyorlarmıdır acaba.

diyorumki keşke aynı araştırma 1980 darbesi ve refahyol hükümeti öncesindede yapılmış olsaydı. acaba nasıl bir gelişme önümüze serilirdi.

new scientist.com gayet tabii araştırma sonuçlarını “amerika” açısından analiz etmiş. türkiyede birilerinin mesela “tübitak” ın çıkıpta bu sonuçu türkiye perspektifinden tartışacağını bekleyecek kadar saf değilim. bu yüzden yazıdaki amerika analizlerinden bazılarını burada dile getirirsek belki bazı paralellikler görebiliriz.

araştırmayı yapan bilim ekibinden “jon miller” in amerikadaki duruma katkı yaptığını düşündüğü faktörler şöyle sıralanmış. köktendincilik, particilik, kötü bilim eğitimi. miller ayrıca “abd” nin tüm dünyada “evrim teorisi” eğitiminin politize edildiği tek ülke olduğunu iddia ediyor.

amerikada sayıları diğer ülkelere göre daha çok olan köktendinci hristiyanlar evrim düşüncesine karşı çıkıyorlar. katolikler, avrupalı protestanlar ve amerikalı ortayol protestanlar kutsal kitaplardaki yaratılış hikayelerini bir metafor olarak algılıyorlar. köktendinciler ise kutsal metinleri kelimesi kelimesine gerçek olarak kabul ediyorlar. böyle oluncada insanların bundan 6,000 yıl önce tanrı tarafından bir günde yaratıldığına inanıyorlar.

amerikada “evrim” üzerinde yoğunlaşan gerginliklerin aslında anayasada devlet ve kilisenin birbirinden ayrılmış olmasından doğması çok ilginç bir tecellidir. mesela katolik okullarında hem evrim hemde insanlık başlangıcının kutsal kitaplardaki şekli birlikte öğretilebilmektedir. buna karşılık devlet okullarında mahkeme kararlarına göre dini tabanlı bilgiler öğretilmesi yasaklanıyor. bu durum toplumda kızgınlık yaratıyor.

miller, derslerde “genetik” konusunun daha yoğunluklu olarak okutulmasının yararlı olabileceğini düşünüyor ama yetişkinler konusunda ne yapılabileceği meçhul. 

pekala bizdeki durumun izahi nasıl yapılacaktır. hızla karanlık çağlara geri sürüklenmekte olduğumuz şeklindemi.

new scientist makalesi burada

Yayınlandı: on Ağustos 18, 2006 at 4:18 pm Yorum Yapın

“titan” ın sıvı metan gölleri

titan ”nasa” nın “cassini” uzay aracı 2004 temmuzunda “satürn” gezegenine varmıştı. hatırlanacağı üzere 2005 ocağındada avrupa uzay ajansı “esa” nın hazırlamış olduğu “huygens” aracı “cassini” den ayrılarak satürn ün “ay”ı “titan” atmosferine dalmış ve “titan” yüzeyine paraşüt yardımıyla yumuşak iniş gerçekleştirmişti. bu olay gerçekleşmeden önce bilimciler “titan” yüzeyinin büyük ölçüde sıvı metan okyanusları ile kaplı olduğunu düşünüyorlardı. hatta “huygens” aracı bu okyanuslardan birine iniş yapma ihtimaline karşı bir süre yüzmeye elverişli olarak yapılmıştı. ancak beklenen çıkmadı ve “titan” yüzeyinin çoğunlukla karalarla kaplı olduğu anlaşıldı.

ancak bugünlerde bilimsel yayınlarda “huygens” aracının gönderdiği bilimsel verilerin analiz sonuçlarıyla ilgili bilgiler çıkmaya başladı. anlaşıldığına göre “titan” da sürekli olarak sıvı metan çiseliyor ve bunun sonucunda yüzey bir metan çamuru haline gelmiş durumda. fakat bu çok hafif bir çiseleme şeklinde ve yılda sadece 5 cm kadar yağıyor.

daha öncede söylediğimiz gibi “titan” atmosferinin metan ve diğer bazı hidrokarbonlardan oluşması bunun kaynağının sıvı metan denizleri olduğu fikrini bilimcilere vermişti. ancak “cassini” çalışmalarında bugüne kadar bu şekilde bir sonuç çıkmamış ve bilimciler şaşırmıştı. fakat dün “nasa” dan yapılan bir açıklamada “cassini” nin “titan” ile son buluşmasında bir kaç düzine kadar küçüklü büyüklü göl tesbit edildiği bildirildi. bu durum bilimcileri biraz rahatlatmış olmalı.

göllerin sıvı metandan oluştuğu bir ihtimalle “etan” da bulunabileceği bildiriliyor. bildiğiniz gibi “titan” çok yoğun bulutlarla kaplı. bu nedenle uzay araçlarının optik cihazlarla görüntü alması mümkün olmuyor. yüzeyle ilgili bilgiler ancak radar ile yapılan taramalarle elde ediliyor. “satürn” çevresinde bir yörüngede bulunan “cassini” “titan” ın yakınından geçtiği her seferde yüzeyi tarayarak bilgi toplamaya çalışıyor. bu güne kadarki taramalarda yüzeydeki sıvı birikintileriyle ilgili veri bulunamamıştı.

ne zaman “titan” adı geçse benim aklıma hemen “metan” “etan” filan derken (gerçi “butan” da olsaydı dahada hoş olurdu ama yinede idare eder) “aygaz” geliveriyor. acaba onlar bu konuda ne düşünüyorlardır. “titan” ile aramızdaki mesafe bir milyar kilometre kadar olsada belki günün birinde…

“nasa” nın yani amerikan uzay ve havacılık ajansının “cassini” websitesi burada
“esa” nın yani avrupa uzay ajansı “huygens” websitesi burada 

Yayınlandı: on Temmuz 29, 2006 at 1:06 am Yorum Yapın

yazı mı, tura mı

1euro.gif 4 ocak 2002 tarihli “guardian” gazetesinde bir haber çıkmıştı. yeni yeni tedavüle girmeye başlayan “euro” madeni paraları hakkında. habere göre birkaç polonyalı matematikçi belçikada kullanılmaya başlanan 1euro lar ile yaptıkları 250 para atışında 140 defa tura geldiğini tesbit etmişler ve dolayısıyla 1 belçika eurosunun tura gelmeye yatkın olduğunu ilan etmişlerdi. hatta “cent” lerin bu yönde dahada ağırlıklı sonuç verdiği söylendi.

http://www.guardian.co.uk/euro/story/0,,627496,00.html

anlaşıldığı kadarıyla belçika 1 eurosunun tura yüzünde kral albert in başı yeralıyor. zaten hapsinin “yazı/tails” yüzlerinde avrupa haritası var. matematikçilerin iddiası paraların her iki yüzününde basılırken eşit şiddette darbe almadığı şeklinde. 

fikrine başvurulan bir istatistikçi eğer bu deney tamamen simetrik bir parayla yapılmış olsaydı bu sonucun alınması şansı sadece yüzde yedi olurdu diyor.

fakat bilimci “david j c mackay” denemede elde edilen verilerin gerçekten bu sonuçlara varmaya yeterliliğini sorguluyor. bunun için yaptığı istatiksel çalışma aşağıdaki adresten elde edilebilir.

ftp://www.inference.phy.cam.ac.uk/pub/mackay/euro.pdf

ama diğer taraftanda para atışlarının ne kadar hakkaniyete uygun olabileceğine dair araştırmalar ve iddialar var. mesela

http://tinyurl.com/2c25d

biliyorsunuz “ytl” ye geçişe paralel olarak, herzamanki gibi dereyi görmeden paçaları sıvama adetimize uygun olarak bizdede euro kopyası madeni paralar tedavüle çıkarıldı. 50 kuruş ve 1 lira olarak. bizim 50 kuruş 1 euro benzeri, 1 lira ise 2 euro. sarı ve beyaz metal kısımların yerleride aynı yani 1 lirada ortadaki daire sarı metal 2 euroda olduğu gibi. bu madeni paralar piyasaya çıkalı epey oldu ama ben bu güne kadar üzerlerinde bir bilimsel araştırma yapıldığını duymadım. en azından sonuçlarının yaygın şekilde haber yapılmadığı kesin. ama bilimcilerimizin yerine kalpazanlarımızın sıkı bir çalışma içinde oldukları kesin. diğer taraftan görülüyorki başka atılımcılarımızda işyerlerine sahte paraların ayırt edilmesini sağlayacak mıknatıslı bir takım aletleri pazarlamaya başlamışlar. şimdi ben kalpazanlarımızım karşı hamleyi yaparak para alaşımını uygun duruma getirmalerini bekliyorum. eh bizimde bilim dünyasına karınca kararıca bir bir katkımız oluyor yani.

Yayınlandı: on Şubat 1, 2006 at 9:11 am Yorum Yapın

james webb

eminim aranızda ilgilenenler olmuştur bilgi sahibidirler “hubble”
teleskobu nun faydalı ömrünün uzatilması için gerekli olan yeni
enstrümanların ilavesi için fon ayrılmadı. bu durumda 2007 yılında
hubble fonksiyon icra edemez konuma gelecek. gerçi bilim çevrelerinden
nasa üzerine yoğun bir baskı varsada zaten “space shuttle” geleceği
meçhul olduğundan hiç bir şey söylemek mümkün değil. hubble için yeni
jiroskop ve pillere ihtiyaç var. bugüne kadar bu teleskop için gerek
duyulan bakım çalışmaları uzay mekiği astronotları tarafından
gerçekleştirilmişti.

2002 yılında hubble teleskopun halefi olmak üzere “james webb”
teleskobunun siparişi “trw” (bugün “nortrop grumman”) firmasına
verilmişti. “halef” kelimesini kullanmak tam olarak doğrumudur bilmem.
zira “james webb” in gözlemleyeceği frekans bandı “hubble” çalışma
bandından çok farklı. hubble 0.115-2,5 mikron dalga boylarında
çalışırken james webb in 0,6-28 mikronda çalışması planlanmıştı. geçmiş
zaman kullanıyorum zira bugünlerde çalışma bandını 1,7-28 mikrona
indirme fikri ağırlık kazanıyor. bu şekilde teleskobun ana aynasının
ikinci parlatma safhasından geçirilmesine gerek kalmayacak ve bu şekilde
6 aylık bir süre ve 150 milyon usd tasarruf edilecek. tabii bu durumda
james webb sadece enfraruj bölgesinde gözlem ile sınırlanmış olacak.
aksi halde gözden çıkarılan band bölgesinde sağlıklı gözlem yapabilmenin
bedeli ölçümlerin 50% kadar uzun süre alması olacak. yani iş dönüp
dolaşıyor maliyet meselesine dayanıyor.

teleskopun tasarım safhasında ömür boyu maliyetinin 3,5 milyar dolar
olacağı öngörülmüştü ama daha şimdiden bu 4,5 milyara çıkmış durumda.
2011 yılında uzaya gönderilmesi planlanmışken bununda 2013 e sarkması
tehlikesi var

teleskobun her halükarda ağırlıklı olarak “enfraruj” bandında gözlem
yapacak olmasının anlamı onun aslında hassas bir ısı algılayıcısı
olduğudur. amaçlandığı şekilde kainatın başlangıcına ait verileri elde
etmesi bekleniyorsa enstrümanları 40derece kelvin (-233 santigrat) gibi
düşük sıcaklıklarda çalıştırmak gerekiyor. bunu elde etmek için teleskop
dünyadan 1,5 milyon km uzağa uzayın soğuk derinliklerine fırlatılacak.
ama yinede güneşten gelecek ışınların hassas enstrümanlara ulaşmasını
engellemek için 4-5 yüz metrekarelik özel bir perde açılacak.

james webb için uzayda seçilen yer “2.lagranj” noktası. sanırım pek
çoğunuz bilecektir ama kısaca izah edeyim. güneş ve dünyayı ikili bir
sistem olarak ele alırsak bunlara göre kütlesi çok küçük bir üçüncü
cisim
uzayda hesaplanan 5 noktadan birinde bulunduğu takdirde güneş-dünya
sistemine izafi olarak yeri sabit kalır. bu noktalara 18.yüzyılda bu
konudaki çalışmaları yapan matematikçinin adı verilerek “lagrange”
noktaları adı veriliyor. bunlardan teleskopun civarında yeralacağı “L-2″
noktası güneş-dünya doğrultusunda, güneş-dünya-”L-2″ sıralamasında
dünyadan 1,5 milyon km ötede bulunuyor. bu konum tabidirki bilimsel
gözlemler için ekstra bir avantaj sağlıyor. mesela dünya güneş ile
teleskop arasına girmiş oluyor.

görüldüğü üzere uzaydaki konumuda james webb i hubble dan farklı kılıyor
zira hubble dünyadan 600 km yüksekte bir yörüngede bulunuyor. bununda
çok ciddi bir başka sonucu var. james webb bir “ariane-5″ ile yerine
gönderildikten sonra mükemmel şekilde çalışmak zorunda . hubble için
olduğu gibi
defalarca astronotların bakım için onu ziyaret etmeleri mümkün
olmayacak.

değerli “t-s” üyeleri sizlere bu konuyu açmaktaki maksadım birkaç tane.

bunlardan biri hiç şüphesiz çok önemli bir bilimsel projeye dikkatinizi
çekmek. merak edenler kolayca araştırarak daha fazla bilgi edinebilir.
bu şekilde böyle bir projenin başarılabilmesi için finansman bir tarafa
üstün üretim tekniklerine sahip olmanın önemi yanında milletlerarası
işbirliğininde vazgeçilmezliği gözümüze adeta batacaktır.

fakat asıl amacım türkiyede var olan bir bakış açısına değinmek. dikkat
etmişseniz yazının ilk paragraflarında elektromanyetik spektrum ile
ilgili cümlelerde “enfraruj” kelimesini kullandım. becerikli
alimlerimizin bizlere kazandırdığı “kızılötesi” teriminden önce o
kullanılırdı. direkt fransızcadan alınmışdı. dalga boyu olarak 0,7-1000
mikron arasındaki bandı kapsar. uluslarararası sembolü “ir”. benzer
şekilde bir zamanlar “ultraviyole” denen ama şimdilerde “morötesi”
kullanılan 0,01-0,4 mikron dalga boyu bandı sembolü “uv” dir.

bahsimevzu terimlerin orijinalleri latince bir
öntakı ve bir renkden oluşuyor. “infra-rouge/red” teriminde  latince
“infra”
öntakısı “daha geride, daha aşağıda” anlamına gelir. “ultra-violet”
teriminde ise “ultra” latince öntakısı “ötesinde, ilerde” anlamına
gelir.

pekala üniversal nitelik taşıyan bilimsel/teknik terimleri
türkçeleştiren bizim mucitler niçin bu iki latince öntakıyı teke indirip
“ötesi” yaptılar dersiniz. bende bunun cevabı yok ama eminimki bu soruyu
benden çok önce soranlar olmuştur. ne gibi cevaplar verildi ne
mülahazalar ileri sürüldü öğrenmek isterdim doğrusu.

yukarda işaret ettiğim dalga boylarını hatırlarsanız bilge insanların
“ultra” “infra” takılarını kullanırken elektromanyetik dalgaların
frekanslarını gözönüne aldıkları görülecektir. yani optik bantta mor
kızıla göre daha yüksek frekansa sahiptir. aynı perspektiften
bakıldığında karşılıklar morötesi ve kızılgerisi veya kızılberisi
şeklinde olmalıydı.

anlaşılan oki birileri kendilerini spektrumun daracık görünür bölgesine
(0,4-0,7 mikron) konumlandırmış kainata ancak oradan o dar pencereden
bakabilmiş. referansı optik sensörlerinin algılama alanıyla sınırlı
maalesef. bunun dışı “ötesi” oluyor. bir meçhul onun için.

işte sizlerin dikkatine sunmak istediğim tenkit ettiğim bakış bu bakış.
yüksek radyoaktivite ihtiva eden çayı demleyip halkın karşısında içen
zihniyete kadar varıyor buradan başlayan yol.

Yayınlandı: on Aralık 5, 2005 at 12:50 pm Yorum Yapın