norah jones SheMale mi?

norahbenim gibi favori müzisyeni nine inch nails/trent reznor olan bir adamın norah jones müziğine pek bayılmayacağını tahmin edersiniz herhalde. ama yinede onun kendine has stilini, güçlü tekniğini, derin sesini inkar etmek olanaksız. birde buna besteciliğini eklersek önümüze karşı koyulmaz bir başarı reçetesi çıkıyor. yetmedi, onu tüm imkanlarıyla destekleyen bir müzik yapımcı şirket ve uluslararası üne s ahip bir müzisyen aile. buna kim karşı koyabilirki.

işte size yıldız

şimdi şu “müzisyen aile” lafını biraz açmak istiyorum. benim yaşımdakiler hemen hatırlar beatles ve özellikle george harrison tarafından dünyaya tanıtılan hint sazı sitar ı ve sitar üstadı ravi shankar ı. ben o zamana kadar bu müzik enstrümanının varlığından haberdar bile değildim. insanın içini bayıltan tınısı ile orasına burasına bal kabağı görünüşünde resonatörler bağlanmış koskoca telli saz hepimizi şaşırtmıştı.
 
işte norah jones bu ravi shankar ın kızı oluyor. daha doğrusu ben öyle biliyordum. ama gazeteci-yazar hıncal uluç a bakılırsa oğlu da olabilir.

21 mart 2007 tarihli Sabah gazetesindeki köşesinden

Ertegün’ün elinden tuttuğu Norah Jones, İlhan’ın yanındaki 9 adamdan biriydi. Onu Ertegün ve Arif Mardin 20 milyon satan adam haline getirdiler.”  burada

görüldüğü üzere hıncal uluç norah jones için bir değil iki kez “adam” ifadesi kullanıyor. yazar yukardaki tırnak içindeki cümleleri aynı gazetenin yazarı balçiçek pamir in bir röportajından aldığını söylemiş. gidip bakalım neymiş.

20 mart 2007 tarihli Sabah tan

Örneğin Ertegün’ün elinden tuttuğu Norah Jones, İlhan Erşahin’in yanındaki 9 adamdan bir tanesiydi. Sonra onu Ahmet Ertegün ve Arif Mardin 20 milyon satan Jones haline getirdiler.”  burada

görüldüğü gibi yazar hıncal uluç alıntı yaptığı orijinal röportajdaki bir “adam” ifadesini yeterli bulmamış olmalıki ikinci cümleye bir tane daha ekleyip onu güçlendirmiş. (bu duruma yazının sahibi ne der onu bilemem)

norah jones a ait fotograflara bakıyorum oldukça cazip bir hanım gibi görünüyor bana. video klipleride cabası.

ben koskoca hıncal uluç tan daha mı iyi bileceğim abi.  norah jones SheMale dir.

Yayınlandı: on Mart 21, 2007 at 8:30 am Yorum Yapın

DİKKAT, midesine güvenmeyen bu yazıyı okumasın

CİDDİ BİR UYARI, mideniz kolayca rahatsız oluyorsa bu yazının devamını okumayınız ve resimlere bakmayınız.

İnternette dolanıp duran, sık sık karşımıza çıkan ingilizcede urban legend denen dilimize şehir efsanesi olarak geçen doğru olup olmadığı tam olarak bilinmeyen iddialari biliyorsunuz. benimde önüme gelir bazen bunlardan.

ingilizce yazılmış, bir dizi fotografla bezeli doküman şöyle bir uyarı ile başlıyor.

lokantada ne ısmarladığınıza dikkat edin, önünüze gelen istediğiniz şey mi? ve uyarılar sürüyor. Dikkat… Tavuk gibi görünebilir. ama GERÇEKTEN tavuk mu?

uyarılardan sonra sıra resimlere geliyor.

1 

                     sıçanlar

2

            tüyler yakılarak temizleniyor 

3 

           pişirmeden önce yıkanıyor

4

tavuk parçalarına benzeyecek şekilde kesiliyor 

5

   bol yağda kızartılmaya hazırlanıyor 

6

          lezzet vericiler ekleniyor 

7

     her şey tamam ve yenmeye hazır 

8

          daha yakından bakalım 

9 

           sıçan, diğer “beyaz et” 

bu resimlerin orijinal kaynağı bilinmiyor. büyük ihtimalle bir Asya ülkesinde insanlar tarafından tüketilmek için hazırlanan gerçek sıçan resimleri bunlar. ancak resimler incelendiğinde bunların sokaklardan toplanıp habersiz kişilere yedirilen türden olmadığını söyleyebiliriz.

resimler sanki temiz, özel olarak yetiştirilmiş sıçanların bir restoranda hazırlanmakta olduğu görüntüsü veriyor. gerçekten Çin in bazı bölgelerinde sıçan eti tavuk ve sığır etinden daha pahalı olabiliyor.

2000 yılında Nrw Yorker muhabiri Peter Hessler Çin in Guangdong vilayetinin Luagang şehrine gider. çünkü burada sıçan yemekleri üzerinde uzmanlaşmış meşhur bir lokanta olduğunu duymuştur. oraya vardığında bir değil iki böyle restoran olduğunu bir üçüncüsününde inşa halinde olduğunu öğrenir. bu restoranlara Çin in değişik bölgelerinden insanlar geliyor.

şimdi bu restoranlardan birine giren muhabirin gözlemleri kendi ağzından şöyle.

bu lokantalarda sıçandan başka pek çok değişik hayvan yiyebilirsiniz. tilki, kedi, piton ve başkaları. bu hayvanlar lokantanın arka bahçesinde canlı saklanıyorlar ve bir müşteri ısmarladığında kesilip pişiriliyorlar.

tavsiye üzerine muhabir siyah fasulye ile demlenmiş dağ sıçanı yemeği ısmarlıyor. yemek toprak bir kap içinde sunuluyor. gazeteci önce siyah fasulyeleri tadıyor ve pek lezzetli buluyor. daha sonra sıçan etine sıra geldiğinde iyi pişirilmiş olduğunu ve sebzelerle cazip şekilde süslendiğini görüyor. hafif bir sos içinde ince sıçan butları, ince dilimlenmiş etler ve  sıçan pirzolaları görüyor. ancak sıçanın tadı ile ilgili bir şey söylememiş.

lokanta sahibi resmi makamlar tarafından sürekli denetlendiklerini özel olarak yetiştirilen farelerin sadece meyva yediklerini ve testlerde hiçbir probleme rastlanmadığını söylemiş. muhabir Luogang şehrinde bir kilo fare etinin sığır etinin iki misli fiyata satıldığını söylüyor.
 

Yayınlandı: on Aralık 25, 2006 at 12:01 am Yorum Yapın

roundabout-döner kavşak

round bundan 6-7 yıl kadar önce bir gruba postalamış olduğum bir yazımı üzülerek bugün tekrar gündeme getiriyorum. o yazı ingiliz etkisi altındaki ülkelerde roundabout adını alan bizde yanılmıyorsam döner kavşak şeklinde bilinen çoklu yol kesişme alanlarında trafiğin nasıl akması icabettiğini açıklıyordu.

bu yazıyı üzülerek yazmamın sebebi aradan geçen sürede hataların düzeltilmesi yönünde hiçbir gelişmenin sağlanamamış olduğunu görmemdir. ilk yazımın yayınlanmasından beri geçen sürede istanbulda bu tür kavşakların sayısında bir artış olduğunu gözlemledim ama daha sonra bunlardan pek çoğuna trafik ışıkları monte edilerek potansiyel avantajlarının yokedildiğini gördüm.

tabii şehir trafiğini düzenlemekle sorumlu departmanların hissettiklerini anlıyorum ve altında oldukları muazzam baskıyı düşünerek onları çoğu zaman mazur görüyorum. herhalde eğitim vs gibi geleceğe yönelik çareler yerine günü kurtarmayı amaçlayan çözümleri devreye alıyorlar. çünkü biliyorlarki daha zekice bir çözümün yaşama sokulabilmesi için geçecek zamanda akacak kan ve dökülecek gözyaşına tahammül etmek kolay olmaz.

önce dilimin dondüğü kadarıyla bir döner kavşakta nasıl hareket edilmelidir kısaca değineyim.

bir “roundabout/döner kavşak” şu bileşenlerden oluşur.  ortada göbek olarak adlandırılan bir elips veya dairesel bir alan, etrafını çevreleyen bir yol ve bu yola açılan tali yollar. bu yapı karayolları trafik işaretlemesinde mavi bir levha üzerinde dairesel olarak çizilmiş ok işaretleriyle gösterilir.

bizim gibi trafiğin sağdan ilerlediği ülkelerde “roundabout/döner-kavşak” içinde trafik yönü “saate-ters” yönde ilerler. kavşağa bağlanan yolların sayısı değişir bir limiti yoktur. ana kural “kavşağın içinde seyreden araçların geçiş üstünlüğüne” sahip olmasıdır. bu sistemin çalışabilirliği kavşak içindeki dairesel yolun mümkün olduğu kadar çabuk boşaltılmasına dayanır. kavşağa tali yollardan yaklaşan bir sürücü soluna bakmalı, kavşağa girdiği takdirde yolunu keseceği bir araç olmadığına emin olmalıdır. eğer böyle bir araç varsa durulur veya hız azaltılarak bu aracın geçişine imkan tanınır. tecrübeli bir sürücü böyle durumlarda hızını ayarlayarak durmasına gerek kalmadan kavşak içindeki araca yol vererek kavşağa onun arkasından girebilir. hatta eğer uygun hız ve mesafe varsa iyi bir senkronizasyon ile kavşak içindeki iki araç arasınada girilebilir. böyle kavşaklar içerisinde hareket eden araç sürücüleride hızların ayarlayarak kavşağa girecek araçları zora sokacak durumlar yaratmaz.  amaç ortak bir çaba sonunda araç akışını kesintisiz sürdürmektir. çıkışa yaklaşıldığında mutlaka sinyal vererek bir an önce kavşak boşaltılır.

bizde ise daha önce açıkladığım kuralların tam aksi uygulanıyor. aman yanlış anlamayın kağıt üzerinde bizdede uluslararası kurallar geçerli. ama pratikte tam aksi oluyor. yani tali girişlerden gelen sürücüler en ufak bir endişe hissetmeden kavşağa dalıyorlar. bu durumda geçiş üstünlüğüne sahip olan kavşak içindeki araçlar durarak bunlara yol veriyor.

round

bu konuda bilfiil yaşadığım bir olayı örnek olarak sizlere sunacağım. konu edeceğim döner kavşak istanbulun anadolu yakasında maltepe civarında sahil yolunun hemen gerisinde süreyya plajı olarak adlandırılan bölgede yer alıyor. bu bölgede aynı zamanda bir migros dahil alışveriş merkezleri ve restoranlar bulunuyor. oldukça bilinen bir mekandır belki bazılarınız hemen hatırlayacaklardır. zamanında burada aynı isimde halka açık bir plaj varmış. daha sonraları denizlerin kirlenmesi ve kıyıların halkın istifadesine kapanmasıyla sadece adı kalmış. yakında bu isimde unutulur herhalde.

ben uzun süre her gün bu kavşaktan geçtim ve neredeyse her gün bir kazaya şahit oldum. eğer yukardaki resme bakarsanız vuku bulan kazaların hemen hemen hepsi bugün trafik ışıklarının bulunduğu kesimde meydana geliyordu. tünel şeklindeki alt geçişten kavşağa yaklaşan sürücüler kavşağın içine girinceye kadar soldan gelen vasıtaları göremezler. buna rağmen pek çok sürücü hiç tereddüt etmeden kavşağa giriyordu. tabii bu kadar irrasyonel bir davranışın sonunun kazayla gelmemesi sadece şansa kalıyordu. ancak burada ek olarak bir faktör daha rol oynuyordu. bunu kuraltanımazlık veya cehalet olarak tanımlayacağım.

sanırım bu iş bir yıl kadar böyle gitti. bu süre sonunda herhalde trafik departmanında yeterli sayıda kaza raporu birikmiş olmalıki yukardaki resimde işaretlediğim noktaya trafik lambaları takıldı. bu kazaları büyük ölçüde azalttıysada herşeye rağmen zaman zaman  benzer olaylara rastladım.

böyle bir kavşağın yapılma amacı belli bir yönden gelen yoğun bir trafiğin olmadığı durumlarda trafik ışıklarına gerek olmadan ve bu şekilde araçları luzumsuz yere ısıklarda bekletmeden araç akışını sağlamaktır. bu güzel bir metottur ve çok ciddi ekonomik faydalar sağlar yakıt ve zaman tasarrufu açısından.  ancak günün belli zamanlarında bir yönden kavşağa giren araç miktarı yoğunlaşırsa kurallara göre diğer yollardan kavşağa giriş yapmak isteyen araçların işi zorlaşır. böyle zamanlarda trafik polisleri görevlendirilerek veya trafik ışıkları çalıştırılarak trafik akışına olumlu yönde müdahale edilebilir. döner kavşağın bir dezavantajı hiç şüphesiz yapımı için şehir içinde normal kavşaklara göre daha fazla alana gerek duymasıdır. bizde bu tip kavşaklar çoğunlukta değilsede yinede rastlıyabiliyoruz.  

kavsakson olarak yıllar önce hazırladığım basit bir animasyonu sunuyorum. sanırım daha açıklayıcı olacaktır. belki meraklı arkadaşlar günümüzün çok daha ileri imkanlarını kullanarak daha güzel bir şey hazırlayabilir. kırmızı otoyu siz sürüyorsunuz ve güney yönünden kavşağa yaklaşıyorsunuz. animasyonda belli noktalarda koyduğum duruşlar pozisyonun doğru anlaşılması amacı iledir. yoksa normal hayatta bu süreklilik içinde gelişir.

 

Yayınlandı: on Kasım 25, 2006 at 10:02 am Yorum Yapın

abdest suyu

book1bir süredir gündemi işgal etmekte olan şu meşhur “abdest suyu” meselesini merak ettim. bu ülkede uzun süredir en somut gerçekler öylesine hınzırca çarpıtılıp halka yutturuluyorki paranoya geliştirmemek adeta mümkün değil. dediğim gibi amiyane tabirle ağızlara sakız olan bu konu şüphemi celbetti. adı geçen kitabı inceledim. okudum diyemeyeceğim inceledim. okuyamadım çünkü insanın içi kararıyor.

“abdest suyu” nun bulunduğu kutucuk sayfa 28 de yeralıyor. onu aşağıda görebilirsiniz.

o kutunun içindekileri okuduğumda doğrusu kitabın genel durumuyla gayet uyumlu göründü bana. ayrıca baştan beri şüphelendiğim şeyin doğru olduğunu anladım. neydi o. bu konuyu dillerine dolayanlar öyle takdim etmişlerdiki sanki abdest alınmış suların dahilen veya kaplıca türünde kullanılması salık veriliyor gibi bir kanaat uyandırmıştı üzerimde. gerçekten mide bulandırıcı bir manzara idi.

gerçekte yazılanlar ise su kullanarak insan vücudunun dış yüzeyini temizlemenin faydalarını abartılmış olarak vurgulayan bir metin. hatta bilimselliğin ve mantık ölçülerinin dışına çıkma pahasına  abartılmış bir metin. ama maalesef bu konudaki hijyenin çok muteber olmadığı ülkemizde bu yazının kimseye bir zararı olacağını düşünemiyorum. din bağlantısı kurulması ise şayet arzulanan sonuca varmakta kolaylaştırıcı etkisi olacağı düşüncesiyle yapıldıysa bence hoşgörülebilir.

ancak ”milli eğitim” bakanınında resmen kabul ettiği gibi tamamen gerçek dışı olarak bir alman bilimadamının adı kitaptaki cümlelerin altına yerleştirilmiş. bu herhalde ileri sürülen abartılı iddialara daha fazla itibar kazandırmak amacıyla yapıldı. bu sahteciliğin ortaya çıkışı maalesef okullarımıza dağıtılan kitapların güvenilirliği konusunda çok tatsız şüpheler uyandırmıştır. 

“milli eğitim” bakanının kamuoyu önünde hatayı itirafı ve konunun soruşturulacağını açıklaması ile tartışmalar büyük ölçüde kesildi. hatta medya organlarında ilgili bakan neredeyse kahraman ilan edildi. 

bux1

bu arada başka bir şey daha oldu ve sözü geçen kitap ”abdest suyu” bahsinin öğretime dahil edilmeyeceğinin açıklanmasıyla aklanmış oldu. o bölüm orada kitabın içinde durduğu sürece öğretilmeyeceği sözünün ne gibi pratik bir değeri var merak ediyorum doğrusu. yoksa zaman zaman otomobil imalatçılarının yaptığı şekilde yüzbinlerce kitabı değiştireceklermi. hiç sanmıyorum. zaten daha öncede söylemiştim bence “abdest suyu” bölümünün “zehirli toksin” kavramını öğrencilere sunarak onlara zehirsiz toksinlerinde bulunabileceği hatalı fikrini aşılaması dışında pek zararı yoktu. bırakın zarar vermeyi bir kaç “boy abdesti” aldınızmı öyle “detoks” kliniklerine, uzmanlarına filan para kaptırmaktanda kurtuluyorsunuz tavsiyelere uyarsanız. kesenize faydası bile var anlayacağınız.

halbuki kitapta hiçbir gereği olmayan “trivia” türü bilgiler ile öğrencilerin kafası karıştırılırken pozitif bilimlerin yerine hurafe tohumlarının genç beyinlere serpiştirildiği görülmektedir. box2ülkedeki müslümanların ibadete davet edilmesi anlamına gelen “ezan” ın hangi müzikal makamda okunacağına kitapta yer verilmişken yeryüzündeki diğer dinlerin ve inanışların esamisi bile okunmamaktadır.

aşağıda kitaptan gelişigüzel yaptığım alıntılar durumu açıkça gözler önüne seriyor. bilimin yerine “kadercilik” montajı.

box3

“milliyet” inizin bile tanrısal bir buyruk olduğunu aşağıdaki pasajdan öğrenebilirsiniz. tabii “evrim teorisi” diye birşey hiç duymadınız.

box4

 suyun kaldırma kuvvetini kaderin cilvesi olarak açıklarsak “arşimet”in adınıda değiştirip “mukadder” koyalım bari.

box5

Yayınlandı: on Ekim 9, 2006 at 4:15 pm Yorum Yapın

rumeli ve trakya yokediliyor

atadaha önce (tdk) “türk dil kurumu“  websitesine girdiyseniz görmüşsünüzdür. giriş sayfasının en üstüne şu cümleyi yerleştirmişler. “atatürk’ün kurumu türk dil kurumuna hoş geldiniz…”

bu cümleyi unutmayınız lutfen.  

şimdi sitede biraz dolaşınız. biraz abartacağım ama neredeyse her boş kalan yere “atatürk” resmi yapıştırmışlar desem yeridir. “tdk” gerçekten cumhuriyetimizin kurucusuna büyük sevgi ve saygı besliyor olmalı. şimdi biraz 1900 lü yılların öncesine gidelim. “osmanlı devleti” hala ayaktadır ve “mustafa kemal” orada doğduğunda “selanik” bir “osmanlı” şehridir. yüzyıllardır “selanik” şehrininde dahil olduğu “avrupa” kıtasında yeralan osmanlı topraklarına “rumeli” adı verilir. yani “mustafa kemal” “rumeli” lidir. “rumeli” kelimesi türkçede sınırları belli coğrafi bir bölgeye işaret etmez. idari bir deyimdir. “trakya” ise coğrafi bir bölgedir. şu anda doğu trakya türkiye sınırları içindeyken batı trakya yunanistan sınırları içindedir.

bu noktada bir an duralım ve 20 ekim 2004 tarihli “hürriyet” gazetesinde “doğan hızlan” ın köşe yazısına bir göz atalım. yazar “tdk” başkanı prof.akalın ile yaptığı görüşmeyi oldukça etraflı şekilde nakletmiş. eğer yazıyı okursanız “tdk” nın “güncel türkçe sözlük” adını verdikleri internet sitelerinden erişilebilen çalışmayı ne kadar önemsediğini göreceksiniz. adeta bir ana referans önemi atfediliyor. köşe yazısından kısa bir paragrafı aşağıya alıyorum

“akalın’a göre, en önemli, etkin ve işlevsel çalışmaları, internette yayınlanan “güncel türkçe sözlük”, dilin yaşayan bir organizma olduğu düşünüldüğünde, bütün gelişimleri, değişimleri, yeni katılan kelimeleri yansıtan bir çalışma.” 

bunuda unutmuyoruz.

şimdide “türkiye cumhuriyeti cumhurbaşkanlığı” websitesini ziyaret edeceğiz. bu sitedeki “atatürk” biografisinden bazı pasajları buraya almak istiyorum.

“tüm ulusal direniş örgütleri “anadolu ve rumeli müdafaa-i hukuk cemiyeti” adı altında birleştirildi. yurdumuzun tamamını temsil eden “heyeti temsiliye” nin başkanlığına seçildi.”

“ ”türkiye büyük millet meclisi” ni, “misak-ı milli”ye ve anayasa’nın ilkelerine uygun biçimde çalışır duruma getirebilmek için, 10 Mayıs 1921′de “anadolu ve rumeli müdafaa-i hukuk grubu” nu kurdu. grubun seçilerek göreve getirilen başkanı “mustafa kemal”di.

görülüyorki türk devletinin kurucuları ülkenin asya ve avrupada bulunan topraklarını “anadolu” ve “rumeli” olarak adlandırıyorlar.  

şimdi lutfen “tdk” nın “güncel türkçe sözlük” adını verdiği online sözlüğe giriniz. aranacak kelime alanına “rumeli” yazınız ve “ara” butonunu klikleyiniz. bu aramanın sonucu aşağıdaki gibi olacaktır.

rumeli sözü bulunamadı” 

bu sefer arama alanına “trakya” kelimesini yazınız ve butonu klikleyiniz. elde edeceğiniz sonuç bir öncekinden farklı olmayacaktır.

rumeli 

şimdi arama alanına “anadolu” yazınız. ve “ara” butonunu klikleyiniz. karşınıza çıkacak açıklama şu olacaktır.

“ön asya’nın bir parçası olarak türkiye’nin asya kıtasında bulunan toprağı”

şimdi durumu size özetleyeyim. “tdk” esas referans olarak kabul ettiği sözlüğe “rumeli” ve “trakya” kelimelerini almamıştır veya sözlükten çıkarmıştır. ben son iki yıldır bu iki kelimenin orada bulunmadığını biliyorum.

lutfen cürete bakınız. atalarımızın yüzyıllardır kullandığı bir kelimeyi, cumhuriyetin kurucusunun doğduğu bölgenin, kurtuluş savaşını başlatan çekirdek örgütün adını dilimizden kovuyorlar.

bu milletin en düşük ahlaklı olduğu farzedilen bir ferdini bile “tc” vatandaşlığından çıkarabilmek için bakanlar kurulu kararı gerekirken bugün hayatta olan dün vefat etmiş milyonların ortak kültür mirasını birileri bilgisayarın “sil” tuşuna basarak makaslıyabiliyor.

bu iş bukadar ucuzmu.

ben bütün bunların altında başka sinsi siyasetler olduğunu düşünüyorum. anadolu orada rumeli kayıp. bu ülkenin avrupalı karakteri silinmeyemi çalışılıyor.

Yayınlandı: on Ağustos 11, 2006 at 11:16 am Yorum Yapın

g-d

“g-d” şeklinde yazılan - artık kelime diyeyim - karakter dizisini ingilizce metinlerde ilk gördüğümde çok şaşırmış ve ne anlama geldiğine bir türlü karar verememiştim. fakat daha sonra lafın gelişinden “tanrı, allah” anlamında “god” kelimesini tasvir ettiğini çıkardım. yaptığım küçük bir araştırmada bunu doğruladı.

başta mutaassıp yahudiler ve bazı hristiyanlar “god” kelimesinin açıkça yazılıp basılmasına ( herhalde kutsal kitapları bunun dışında tutuyorlardır) karşı çıkıyorlar. mesela üzerinde “god” kelimesi basılmış bir kağıt icabında çöpe bile atılıyor, tanrının adı böyle bir muameleyle karşı karşıya bırakılamaz deniliyor.

müslümanlarda kutsal kitabı büyük bir hassasiyetle koruyor ve onu temiz tutmaya gayret ediyorlar. fakat ben “allah” kelimesinin uluorta her ortamda yazılıp basılmasına karşı çıkıldığına rastlamadım. mesela gazetelerde “allah” kelimesine her köşede rastlamak mümkün ve bu gazeteler her türlü pis işte kullanılır bizde. bizdede acaba “a-l-h” şeklinde mi yazılsa daha iyi olur.

acaba bizim mutaassıp müslümanlar bu konuda ne diyorlar. yoksa hiçmi akıllarına gelmedi bu konu.

merak ediyorum.

Yayınlandı: on Ağustos 1, 2006 at 1:42 pm Yorum Yapın

555

amerikan filmlerinde veya amerikan edebiyatçılarının eserlerinde dikkat ettinizmi bilmem ne zaman bir telefon numarası geçse hiç şaşmaz “555-” ile başlar. çok önceleri gençliğimde bu benim merakımı çekmiş bir türlü akıl erdirememiştim. tabii daha sonra amerikadaki tüm telefon operatörlerinin “555-” şeklinde başlayan numaraları rezerve ettiklerini bu numaraların hiçbir gerçek kişiye ait olmadığını öğrendim. sorumlu davranan yazarlarda bilinçli olarak eserlerinde aksi gerekmedikçe “555-” ile başlayan numaraları kullanıyorlardı. bu şekilde gereksiz yere tesadüfen eserlerde geçen telefon numaralarının gerçek hayattaki sahipleri rahatsız edilmiyordu. böyle yapılmasa amerikan toplumunun ortalama zeka seviyesinin yüksekliğinden olacak pek çok kişi hayal mahsulü roman, hikaye ve sinema filmlerinde geçen numaraları hakikat sanıp arıyacaklardı.

pekala türkiyede amerikadaki “555″ in karşılığı varmı.

merak ediyorum.

Yayınlandı: on at 11:35 am Yorum Yapın

yobazlığın bu kadarı

stencell  vatikan ın aile işlerinden sorumlu en kıdemli kardinali “lopez trujillo” verdiği bir beyanatla “kök hücre” çalışmalarına katılan katolik doktor ve araştırmacıların yanında buna izin veren yasaları çıkaran politikacılarında “kürtaj” yapmış kabul edileceklerini söyledi. ve bunun cezasının “afaroz” olacağını açıkladı. henüz “papa” nın ne düşündüğü bilinmiyor.

haberin tümü burada

Yayınlandı: on Temmuz 22, 2006 at 1:30 pm Yorum Yapın

bir amerikan fıkrası

büyük bir treylerin şoförü bir ücretli otoyol çıkışında ödeme gişelerine yaklaşırken direksiyon hakimiyetini kaybeder ve boş bir gişeye (toll booth) çarparak paramparça eder. sürücü kamyondan iner ve zararı incelemeye başlar. derken birkaç dakika geçmeden bir kamyonet belirir ve içinden karayolları çalışanları iner. işçiler gişenin dağılmış parçalarını birer birer toplar ve üzerlerine macunumsu bir madde sürerler. sonra birbirine uyan parçaları bir araya getirmeye başlarlar. yarım saat geçmeden parçalanmış gişeyi ilk günkü gibi pırıl hale getirirler.

olan biteni izlemekte olan sürücü ustabaşına “inanılmaz” der ve sorar. “parçaları biraraya getirdiğiniz şu beyaz macun neydi”. ustabaşı “haa, o mu. ”paralı geçit gişesi tutkalı”  (tollgate booth paste) der.

fıkra bukadar.

küçük bir açıklama.

Yayınlandı: on Temmuz 21, 2006 at 2:05 pm Yorum Yapın

cehennemin termodinamiği

 

hell4.JPG aşağıdaki soru “washington üniversitesi” kimya bölümünde sene içi sınavlarında sorulmuş, öğrencilerden birinin cevabı o kadar müthişki profesörü bu cevabı internette diğer arkadaşlarıyla paylaşıyor. böylece yayılıyor.

soru

cehennem “exothermic” midir ( yani dışarıya ısı verir) yoksa “endothermic” midir ( yani dışarıdan ısı alır)

öğrencilerin çoğunluğu fikirlerini “boyle” kanununu kullanarak ispatlamaya çalışmışlar. bu kanun “bir gaz genleştiğinde soğur, sıkıştırıldığında ısınır” der basitçe.

yukarda bahsedilen öğrenci şu cevabi yazmış.

 

“öncelikle “cehennem” in kütlesinin zaman içindeki değişimini bilmemiz gerekir. yani “cehennem” e intikal eden ruhların miktarı ile “cehennem” den ayrılan ruhların miktarını öğrenmeliyiz. sanırım yeteri derecede güvenle “cehennem” e giren bir ruhun orayı terk edemeyeceğini farz edebiliriz. oradan hiçbir ruh dışarı çıkmaz. “cehennem” e nekadar ruh girdiğini tahmin edebilmek için bugün dünyada varolan dinlere bir bakmamız gerekir. adı geçen bu dinlerin hemen hemen hepsi insanlara kendi dinlerinden olmayanların “cehennem” e gideceğini söyler. bu dinlerin sayısı birden fazla olduğuna göre bütün ruhların “cehennem” e gideceği söylenebilir. günümüzdeki doğum ve ölüm istatistiklerine bakınca “cehennem” deki ruhların sayısı eksponansiyel olarak artıyor demektir. şimdi “cehennem” in hacminin değişim hızını düşünelim. “boyle” kanununa göre “cehennem” in basınç ve sıcaklığının sabit kalabilmesi için hacmi yeni gelen ruhlarla orantılı olarak genişlemelidir.

bu sonuçtan sonra önümüze iki ihtimal çıkıyor.

1-şayet “cehennem” yeni gelen ruhların geliş hızından daha yavaş bir hızla genişliyorsa “cehennem” içindeki basınç ve ısı sürekli olarak artacak ve sonunda “cehennem” çatlayacak, kızılca kıyamet kopacaktır.

2-şayet “cehennem” ruhların artış hızından daha yüksek bir hızla genişliyorsa o zaman ısı ve basınç düşecek ve sonunda tüm “cehennem” baştan başa donacaktır.

hangisi olur acaba

okuldaki ilk yılımda “teresa” nın kendisine çıkma teklif ettiğimde bana verdiği cevap “cehennem buz kesmeden seninle çıkmam” olmuştu. bunu postulat kabul ederek “teresa” nın dün gece benimle çıktığı gerçeği karşısında yukardaki ikinci ihtimalin doğru olması gerekiyor. öyleyse “cehennem” in eksotermik ve çoktan donmuş olduğuna inanıyorum. buradan hareketle çıkan bir başka sonuç madem “cehennem” donmuş tükenmiş durumda o zaman yeni gelecek ruhları kabul etmesine imkan yoktur. geriye yalnız “cennet” kalıyor. dolayısıyla kutsal bir varlığın mevcudiyeti ispatlanırken geçen gece “teresa” nın niye durmadan “oh my god” diye cığlık attığıda izah edilmiş oldu.”

(sınıfta sadece bu öğrenci “a” alıyor).

Yayınlandı: on Temmuz 13, 2006 at 9:32 am Yorum Yapın