hugo chavez ağır geldi

venez+iranTIME dergisi her yıl o yılın kişisini seçmek amacıyla bir okuyucu anketi yapıyor. dün bu yılın sonucunu açıkladılar ve açıklamadılar.

durun hemen bu nasıl cümle böyle demeyin. izah edeceğim.

2006 yılının kişisi “YOU” seçildi. burada “siz” olarak işaret edilenler bizler yani dijital demokrasi vatandaşları oluyormuşuz.

doğrusu önce buna bir anlam veremedim bir okuyucu anketinin böyle bir sonuç vermesi mümkün olamazdı herhalde. sonra anlaşıldıki TIME bu seçimi kendisi yapmış.

bu sefer anket sonuçlarını merak ettim. acaba nasıl bir sıralama ortaya çıkmıştı. sonucun açıklandığı sayfada aradım bulamadım. ilişkili sayfalara baktım yok. o konuya hiç değinilmemişti bile. sonunda başka sitelerde aradığımı bulabildim. buluncada anket sonuçlarının neden Time.com sitesinde bulunmadığını ve yılın kişisi olarak niçin “YOU” seçildiğini anladım.

Time, ön kapağına bir Hugo Chavez (Venezuella devlet başkanı) resmi koymak istememişti. galiba yakışıklı bulmadılar!

işte gerçek sonuçlar. biraz yüz kızartıcı gibi değilmi. en şiddetli Amerikan karşıtları açık ara liste başı.

Hugo Chavez: 35%
Mahmoud Ahmadinejad: 21%
Nancy Pelosi: 12%
The YouTube Guys: 11%
George W. Bush: 8%
Al Gore: 8%
Condoleeza Rice: 5%
Kim Jong Il: 2%

sanırım yazımın girişinde kullandığım o tuhaf ifadeyi anlamışsınızdır.

 

Yayınlandı: on Aralık 19, 2006 at 7:41 am Yorum Yapın

98. sıradayız

rsfReporters sans frontières yani sınır tanımayan gazeteciler 2006 yılı dünya basın özgürlüğü endeksini 23 ekim de yayınlamıştı.

ilk işimiz tabii listedeki ülkeler arasında türkiye yi aramak oluyor. geçen yıl 168 ülkenin yer aldığı endekste tek başımıza 98.sırada yeralıyorduk. bu yıl aynı dereceyi bhutan ve fildişi sahili ile paylaşıyoruz.

sınır tanımayan gazeteciler bu endeksi hazırlarlarken şu kurum ve kişilerden 50 soruyu cevaplamalarını istiyor. dünya genelinde işbirliği yapılan 14 fikir özgürlüğü örgütü, kendi yapısı içindeki 130 muhabiri ayrıca gazeteciler, araştırmacılar ve insan hakları savunucuları.

konumumuzun değerlendirmesini yapacak değilim. yerimizde saydığımız gerçeği ortada.

sınır tanımayan gazeteciler websitesinde endeksin hazırlanmasında yararlanılan 50 soruyu inceleyebilirsiniz. ayrıca bu yıl ve geçtiğimiz yıllara ait endeksler ayrı (pdf) dosyaları şeklinde görülebiliyor.

Yayınlandı: on Kasım 26, 2006 at 9:55 am Yorum Yapın

nükleer araplar ve türk basını

radiategeçen gün vatan ve hürriyette okudum zaten timesonline yazmıştı. uluslararası atom enerji ajansı (iaea) başkan yardımcısı, yani el baradey in yardımcısı tomihiro taniguchi, (meed) middle east economic digest dergisine verdiği bir beyanatta 4 arap ülkesinin ajansa başvurduğunu açıklamış. buna göre mısır, fas, cezayir ve suudi arabistan barışçı amaçlı nükleer enerji üretimi konusunda iaea den teknik destek talebinde bulunmuşlar. bu ülkeler (npt) nükleer silahların yayılmasını engelleme anlaşmasına imza atmış ülkeler olduklarından bu hakka sahipler. nitekim iaea bu ülkelerle ön görüşmeleri tamamlamış. bu dört ülkeye ek olarak tunus ve birleşik arap emirlikleride ilgi duyduklarını açıklamışlar ancak henüz ciddi çalışmalar başlamamış. bu ülkeler denizden tatlı su elde etmek için bu enerjiye ihtiyaç duyduklarını bildirmişler ajansa. ancak şaşırtıcı olan bu yıl içinde times a verdiği bir beyanatta suudi arabistan dışişleri bakanının ülkesinin arapların nükleer teknolojiye sahip olmasını istemediğini ifade etmiş olmasına rağmen şimdi tamamen zıt bir tutum içine girmesidir.

benim dikkatimi çeken şey vatan gazetesi ve hürriyetin bu haberi aksettirme biçimleri arasındaki farklardı. hürriyet, timesonline dan iktibas ettiği haberi aslına sadık kalarak yayımlamış. vatan ise times a atıf yapmasına rağmen haberi değiştirerek yayınlamış. birkere vatan bu olayın times tarafından ortaya çıkarıldığını iddia etmişki bu doğru değil. times daki haber okunduğundada görülecektirki onlarda meed röportajına dayanıyorlar. burada

vatan haberindeki bir başka önemli husus nakledilen şu aşağıdaki cümle oldu

“The Times’a konuşan UAEK Başkan Yardımcısı Tomihiro Taniguch, “İran’ın ardından Türkiye’nin de nükleer program başlatma girişimi Araplar’ı endişelendirdi” dedi.”

times daki haberde kesinlikle böyle bir ifade yok. zaten iaea bürokratının ülkeler hakkında böyle siyasi ağırlıklı değerlendirmeler yapabileceğine inanamam. yapanı derhal kapının önüne koyarlar. 

yine aşağıya aldığım bir başka cümle times haberinde yer almıyor.

“İran’ın nükleer programa geçişiyle birlikte Kürtler’in bağımsızlık ilan etmesinden endişelenen ve Yunanistan’la anlaşmazlıkları bulunan Türkiye harekete geçti.”

times, haberine adı geçen ülkelerin nükleer alandaki gelişmişlik durumlarına göre sınıflandırıldığı bir grafik eklemiş. bu grafikte ayrıca her ülkenin siyasi ilişkileri ile ilgili kısa bilgilerde verilmiş. yukarıdaki cümlenin yazarı bu grafikte türkiye için yazılmış notlardan bu cümleyi yaratmış gibi geldi bana.

belliki times ın haberi türklerin daha çok ilgisini çekmesi için değiştirilmiş. ırak savaşı öncesinde blair hükümetinin kamuoyunu daha kolay ikna edebilmek için bazı raporları bu doğrultuda değiştirdiği açığa çıkmıştı. ingilizler bu işe “sexing up” adını vermişlerdi. anlaşılan vatan da times haberini bir “sexing up” işlemine tabi tutmuş. doğrusu bunun habercilik etiğine uygunluğundan tam emin değilim.

bir ufak ihtimalle vatan orijinal ve komple beyanatın yer aldığı meed dergisinde bu ifadeyi görmüş olabilir. ben meed abonesi olmadığımıdan beyanatın tamamını okumadım. emin değilim. ama öyle olsa vatan kaynağını açıklamış olmalıydı. tam tersine vatan ın taniguch şeklinde (doğrusu taniguchi) times da yapılan hatayı tekrarlaması başka kaynaklara başvurulmadığını gösteriyor.

her halükarda içinde bulunduğumuz coğrafyada bir nükleer ısınmanın yaşanmakta olduğu belli. zaten bunun belirtileri önceden görülmüştü. benimde bu konuda daha önce yazdığım bir yazı var. daha geniş bir inceleme burada okunabilir.

 

Yayınlandı: on Kasım 6, 2006 at 7:15 am Yorum Yapın

“Libe” cephesinde yeni bir şey yok

libeönceki yazımda oldukça detaylı olarak fransanın devrimci gazetesi Liberation un kapanma noktasına nasıl geldiğini anlatmıştım.

26 ekim son karar günü olarak belirlenmişti. o gün yapılan yönetim kurulu toplantısından bir karar çıkmadı. sadece 7 kasım tarihinde yapılacak yeni bir toplantıya kadar çalışmaların sürdürüleceği ilan edildi.

anlaşıldığına göre bazı bankaların yeni yatırımcılar bulunması için yaptıkları araştırmaların sonucu beklenecek. ayrıca büyük hissedar rothschild ile çalışanlar arasındaki anlaşmazlıkların çözülmesinede çaba gösteriliyor.

Yayınlandı: on Ekim 30, 2006 at 8:49 am Yorum Yapın

“Liberation” ölecekmi

libebir süredir çok farklı ülkelerin yayın organlarında ağırlıklı olarak yer alan bir konu bu. fransız Liberation gazetesinin içinde olduğu zor durum. hernedense bizim medya pek umursamadı gibi geldi bana. belki cumhuriyet kenarda köşede değinmiştir. halbuki sık sık 1968 kuşağından geldiğini gururla nakleden kişilere rastlanır türk medyasında.

Liberation 1973 senesinde ünlü filozof jean-paul sartre ve arkadaşları tarafından kurulmuş maocu bir gazeteydi. gazetede geçerli olan zihniyet köklerini 1968 öğrenci direnişinden alıyordu. gazete kısa sürede sergilediği gözünü budaktan sakınmayan gazetecilikle statükonun temsilcisi büyük gazetelerden bıkmış halkın gönlünü kazandı. zaman zaman 600-700 binlere varan tiraj zaman içinde inişe geçti. 2000 yılında 300,000 iken bu yıl 130,000 lere kadar düştü.

belki bilenler çıkacaktır gazete 2 yıl öncede mali darboğaza girmiş sonunda rothschild ailesi tarafından kurtarılmıştı (sartre o gün mezarında takla atmıştır herhalde.). o günden beri gazeteye 25 milyon dolar enjekte edildi. ancak bu yıl tekrar aynı konuma gelince edouard de rotschild gazete yönetimi masrafları kısmak için personel azaltılmasıda dahil gerekenleri yapmazsa daha fazla destek olmayacağını açıkladı. gazeteyi kurtarmak için bazı fedakarlıklar yapılacağı yerde yönetim istekleri reddetti, personel greve filan gitti. en büyük hissedar olan rothschild lerin etkisiyle gazetenin kurucularından, sartre in silah arkadaşlarından başyazar serge july ayrıldı. onu gazetenin önemli başka isimleri daha takip etti. olaylar birbirini izledi. çalışanlarla yapılan görüşmelerinde bir sonuca vardığını sanmıyorum.

şu anda edouard de rotschild ekim 26 gününü son tarih olarak belirlemiş durumda. yani o güne kadar gazete yönetimi ve çalışanlardan oluşan bir komite detaylı bir kurtuluş planını sunmak zorunda. ayrıca le monde dan ayrılan ve liberation un başına geçmesi beklenen edwy plenel ve edouard de rotschild de kendi planlarını yönetim kuruluna sunacaklar. bunlardan birinin kabul görmesi halinde gazeteye bir şans daha verilecek. fakat genel intiba bunun zor olacağı yönünde.

fransız basın sektörünü takip edenler sektördeki sıkıntıların liberationun başına gelenlerle sınırlı olmadığını diğer büyük gazetelerdede benzeri olayların yaşanabileceğini söylüyorlar. fransanın en prestijli gazetesi statükocu sol eğimli le monde un ciddi bir rahatsızlık içinde olduğu biliniyor. mali sorunlar ve yönetim sorunları iç içe yaşanmakta. gazeteye taze para kaynakları araştırılıyor. fransanın diğer büyük gazetesi sağcı le figaro ise bu yıl içinde uçak yapımcısı dassault şirketine satılmıştı.

fransada basın sektörünün bu kötü gidişi uzmanlarca şu nedenlere bağlanıyor. fransada gazete reklamlarının toplam reklam harcamasındaki payı 17% kadar. halbuki ingiltere ve almanyada bunun en az iki misli bir oran var. ücretsiz dağıtılan gazeteler çok yaygınlaşıyor. bunlar özellikle paris metrosunda dağıtılıyor. sürekli haber yayını yapan radyo ve televizyonlar haber almak için insanların gazete almasına gerek bırakmıyor. internetin önemli etkiside unutulmamalı.

yani bugün yarın dananın kuyruğu kopacak gibi görünüyor. durum pek iç açıcı değil.

Yayınlandı: on Ekim 25, 2006 at 7:48 am Yorum Yapın

yeni bir orta doğu

geçtiğimiz günlerde türkiyenin gündemine giren konulardan biride emekli bir amerikan albayının ortadoğunun gelecekteki görünümü konusundaki düşünceleriydi daha doğrusu zırvalamalarıydı. iddialara göre amerikan silahlı kuvvetlerinin bir yayınında emekli bir amerikan subayı bizimde dahil olduğumuz ortadoğunun gelecekteki siyasal haritasında büyük değişiklikler olacağını açıklıyordu. buna göre yepyeni devletler doğacak günümüzün devletleri ise çoğunlukla toprak kaybına uğrayarak bu yeni oluşumlara kaynak sağlayacaktı. açıkça ifade edilmese bile tüm yayın organları fikir önderleri yazılanların adeta “abd” ordusunun hissiyatını dile getirdiğini ima eder şekilde yazdılar. hatta bunu “abd” nin büyük ortadoğu projesinin bir projeksiyonu olarak ele alanlar oldu.

örnek olarak sizlere 12 temmuz tarihli radikal de yayınlanan bir yazıdan bir paragrafı vermek istiyorum. 

“Konu, abd’nin dikkatle izlenen ‘armed forces journal’de (silahlı kuvvetler dergisi) yayımlandı. cumhuriyet gazetesi vasıtasıyla yansıtılan makale, tanınmış bir askeri konular yazarı olan emekli albay ralph peters tarafından yazılmıştı. genişletilmiş ortadoğu bölgesini kapsayacak iki yeni çizilmesi tasarlanmış haritayı da içeriyor. Bu haritalardan biri türkiye’yi yakından ilgilendiriyor. suriye, türkiye, ırak ve iran’dan alınacak topraklarla kurulacak bir kürt devleti orada şekilleniyor. yazar böylece bölgede gerçekçi bir düzenin kurulmuş olacağını vurguluyor.”

öncelikle “silahlı kuvvetler dergisi” dediğiniz zaman bu türkiyede resmiyet ifade eder. halbuki adı geçen dergi özel bir yayın kurumuna ait bir dergidir. “gannett, inc” nin çok sayıdaki dergilerinden biridir. “army” yani kara kuvvetlerinin resmi dergisi “military review” adlı dergidir. bu dergide yayımlanmış bir makale ciddiye alınabilir. ayrıca websitesinde bu makale ile ilgili yorumları okursanız yapılan yorumların seviyesi daha doğrusu seviyesizliği ne demek istediğimi açıklayacaktır. burada

çok ilginç olan başka bir noktada hiç kimsenin makalenin sonuna eklenmiş küçük notu görmemiş olması. belkide kimsenin işine gelmemiştir. buna göre 4 temmuzda (makale haziran sayısında çıkmış) “peters” in bir kitabı piyasaya çıkacakmış. yani şimdi çıkmış olmalı. bu şekilde bay peters kitabına epeyce okuyucu bulmuştur herhalde.

hazır konu açılmışken radikal yazarının bence doğru olmayan bazı ifade biçimlerine dikkatinizi çekmek istiyorum. maalesef bu tür yanlışlıklara tüm dünyada olduğu gibi bizdede  çokça rastlanmaktadır.

ikinci bir paragraf daha almak istiyorum radikaldeki makaleden

 ”abd’de, bu tür yayınlarda hangi konuların nasıl ele alındığını yakından bilecek durumda olanlar, makalenin pek hafife alınmaması gerektiğini düşünüyorlar. çünkü bu tür düşünce egzersizleri, sadece ortaya atılmış olsun diye boşuna yapılmıyor. yapılacak tartışmalar, politikalara zemin hazırlıyor. hatta biraz kuşkucu olan uzmanlar, “makalede biraz ilgili ülkeler için tehdit unsuru da var” diyorlar. yani abd, böylece türkiye’ye ‘türk vizyon belgesi’ ile bir havuç uzatırken diğer taraftan da güneydoğu’yu ‘işgal edilmiş kürt toprağı’ olarak ortaya koyup, ’sopa’ göstermiş oluyor.” “

şimdi şu ifadelere bakınız, “bu tür yayınlarda hangi konuların nasıl ele alındığını yakından bilecek durumda olanlar” , “hatta biraz kuşkucu olan uzmanlar”.

kimdir acaba bu kişiler. meçhul kimselere bu şekilde atıf yapılması çok yanlıştır ve bir yazının değerini sıfırlamaktadır bence. benzeri şekilde yazar “peters” için “tanınmış bir askeri konular yazarı” demektedir. bu yeterli değildir. bay peters i tanınmış yapan nedir bunlar açıklanmalıdır.

son olarak “radikal” deki yazıda anlaşılması mümkün olmayan iki cümle var.

“genişletilmiş ortadoğu bölgesini kapsayacak iki yeni çizilmesi tasarlanmış haritayı da içeriyor. bu haritalardan biri türkiye’yi yakından ilgilendiriyor.” 

özellikle ikinci cümle doğru değil çünkü iki haritada türkiyeyi yakından ilgilendiriyor. birincisi halühazırdaki durumu yansıtırken ikincisi “ralph peters” in hayallerini süsleyen harita. 

sonuç olarak yeterli dikkat gösterilmeden yazılan yazılar yapılan yorumlar kamuoyunun yanlış bilgilendirilmesine ve dolayısıyla kamuoyunda yanlış kanaatler doğmasına neden olmaktadır. 

“armed forces journal” de çıkan yazı aşağıdadır. ayrıca orijinal halini burada görebilirsiniz.

* * * 

before       afj.peters_map_after.jpg

             before                                        after

Blood borders
How a better Middle East would look
By Ralph Peters

International borders are never completely just. But the degree of injustice they inflict upon those whom frontiers force together or separate makes an enormous difference — often the difference between freedom and oppression, tolerance and atrocity, the rule of law and terrorism, or even peace and war.

The most arbitrary and distorted borders in the world are in Africa and the Middle East. Drawn by self-interested Europeans (who have had sufficient trouble defining their own frontiers), Africa’s borders continue to provoke the deaths of millions of local inhabitants. But the unjust borders in the Middle East — to borrow from Churchill — generate more trouble than can be consumed locally.

While the Middle East has far more problems than dysfunctional borders alone — from cultural stagnation through scandalous inequality to deadly religious extremism — the greatest taboo in striving to understand the region’s comprehensive failure isn’t Islam but the awful-but-sacrosanct international boundaries worshipped by our own diplomats.  

Of course, no adjustment of borders, however draconian, could make every minority in the Middle East happy. In some instances, ethnic and religious groups live intermingled and have intermarried. Elsewhere, reunions based on blood or belief might not prove quite as joyous as their current proponents expect. The boundaries projected in the maps accompanying this article redress the wrongs suffered by the most significant “cheated” population groups, such as the Kurds, Baluch and Arab Shia, but still fail to account adequately for Middle Eastern Christians, Bahais, Ismailis, Naqshbandis and many another numerically lesser minorities. And one haunting wrong can never be redressed with a reward of territory: the genocide perpetrated against the Armenians by the dying Ottoman Empire.

Yet, for all the injustices the borders re-imagined here leave unaddressed, without such major boundary revisions, we shall never see a more peaceful Middle East. Even those who abhor the topic of altering borders would be well-served to engage in an exercise that attempts to conceive a fairer, if still imperfect, amendment of national boundaries between the Bosporus and the Indus. Accepting that international statecraft has never developed effective tools — short of war — for readjusting faulty borders, a mental effort to grasp the Middle East’s “organic” frontiers nonetheless helps us understand the extent of the difficulties we face and will continue to face. We are dealing with colossal, man-made deformities that will not stop generating hatred and violence until they are corrected.

As for those who refuse to “think the unthinkable,” declaring that boundaries must not change and that’s that, it pays to remember that boundaries have never stopped changing through the centuries. Borders have never been static, and many frontiers, from Congo through Kosovo to the Caucasus, are changing even now (as ambassadors and special representatives avert their eyes to study the shine on their wingtips).

Oh, and one other dirty little secret from 5,000 years of history: Ethnic cleansing works.

Begin with the border issue most sensitive to American readers: For Israel to have any hope of living in reasonable peace with its neighbors, it will have to return to its pre-1967 borders — with essential local adjustments for legitimate security concerns. But the issue of the territories surrounding Jerusalem, a city stained with thousands of years of blood, may prove intractable beyond our lifetimes. Where all parties have turned their god into a real-estate tycoon, literal turf battles have a tenacity unrivaled by mere greed for oil wealth or ethnic squabbles. So let us set aside this single overstudied issue and turn to those that are studiously ignored.

The most glaring injustice in the notoriously unjust lands between the Balkan Mountains and the Himalayas is the absence of an independent Kurdish state. There are between 27 million and 36 million Kurds living in contiguous regions in the Middle East (the figures are imprecise cause no state has ever allowed an honest census). Greater than the population of present-day Iraq, even the lower figure makes the Kurds the world’s largest ethnic group without a state of its own. Worse, Kurds have been oppressed by every government controlling the hills and mountains where they’ve lived since Xenophon’s day.

The U.S. and its coalition partners missed a glorious chance to begin to correct this injustice after Baghdad’s fall. A Frankenstein’s monster of a state sewn together from ill-fitting parts, Iraq should have been divided into three smaller states immediately. We failed from cowardice and lack of vision, bullying Iraq’s Kurds into supporting the new Iraqi government — which they do wistfully as a quid pro quo for our good will. But were a free plebiscite to be held, make no mistake: Nearly 100 percent of Iraq’s Kurds would vote for independence.

As would the long-suffering Kurds of Turkey, who have endured decades of violent military oppression and a decades-long demotion to “mountain Turks” in an effort to eradicate their identity. While the Kurdish plight at Ankara’s hands has eased somewhat over the past decade, the repression recently intensified again and the eastern fifth of Turkey should be viewed as occupied territory. As for the Kurds of Syria and Iran, they, too, would rush to join an independent Kurdistan if they could. The refusal by the world’s legitimate democracies to champion Kurdish independence is a human-rights sin of omission far worse than the clumsy, minor sins of commission that routinely excite our media. And by the way: A Free Kurdistan, stretching from Diyarbakir through Tabriz, would be the most pro-Western state between Bulgaria and Japan.

A just alignment in the region would leave Iraq’s three Sunni-majority provinces as a truncated state that might eventually choose to unify with a Syria that loses its littoral to a Mediterranean-oriented Greater Lebanon: Phoenecia reborn. The Shia south of old Iraq would form the basis of an Arab Shia State rimming much of the Persian Gulf. Jordan would retain its current territory, with some southward expansion at Saudi expense. For its part, the unnatural state of Saudi Arabia would suffer as great a dismantling as Pakistan.

A root cause of the broad stagnation in the Muslim world is the Saudi royal family’s treatment of Mecca and Medina as their fiefdom. With Islam’s holiest shrines under the police-state control of one of the world’s most bigoted and oppressive regimes — a regime that commands vast, unearned oil wealth — the Saudis have been able to project their Wahhabi vision of a disciplinarian, intolerant faith far beyond their borders. The rise of the Saudis to wealth and, consequently, influence has been the worst thing to happen to the Muslim world as a whole since the time of the Prophet, and the worst thing to happen to Arabs since the Ottoman (if not the Mongol) conquest.

While non-Muslims could not effect a change in the control of Islam’s holy cities, imagine how much healthier the Muslim world might become were Mecca and Medina ruled by a rotating council representative of the world’s major Muslim schools and movements in an Islamic Sacred State — a sort of Muslim super-Vatican — where the future of a great faith might be debated rather than merely decreed. True justice — which we might not like — would also give Saudi Arabia’s coastal oil fields to the Shia Arabs who populate that subregion, while a southeastern quadrant would go to Yemen. Confined to a rump Saudi Homelands Independent Territory around Riyadh, the House of Saud would be capable of far less mischief toward Islam and the world.

Iran, a state with madcap boundaries, would lose a great deal of territory to Unified Azerbaijan, Free Kurdistan, the Arab Shia State and Free Baluchistan, but would gain the provinces around Herat in today’s Afghanistan — a region with a historical and linguistic affinity for Persia. Iran would, in effect, become an ethnic Persian state again, with the most difficult question being whether or not it should keep the port of Bandar Abbas or surrender it to the Arab Shia State.

What Afghanistan would lose to Persia in the west, it would gain in the east, as Pakistan’s Northwest Frontier tribes would be reunited with their Afghan brethren (the point of this exercise is not to draw maps as we would like them but as local populations would prefer them). Pakistan, another unnatural state, would also lose its Baluch territory to Free Baluchistan. The remaining “natural” Pakistan would lie entirely east of the Indus, except for a westward spur near Karachi.

The city-states of the United Arab Emirates would have a mixed fate — as they probably will in reality. Some might be incorporated in the Arab Shia State ringing much of the Persian Gulf (a state more likely to evolve as a counterbalance to, rather than an ally of, Persian Iran). Since all puritanical cultures are hypocritical, Dubai, of necessity, would be allowed to retain its playground status for rich debauchees. Kuwait would remain within its current borders, as would Oman. In each case, this hypothetical redrawing of boundaries reflects ethnic affinities and religious communalism — in some cases, both. Of course, if we could wave a magic wand and amend the borders under discussion, we would certainly prefer to do so selectively. Yet, studying the revised map, in contrast to the map illustrating today’s boundaries, offers some sense of the great wrongs borders drawn by Frenchmen and Englishmen in the 20th century did to a region struggling to emerge from the humiliations and defeats of the 19th century.

Correcting borders to reflect the will of the people may be impossible. For now. But given time — and the inevitable attendant bloodshed — new and natural borders will emerge. Babylon has fallen more than once.

Meanwhile, our men and women in uniform will continue to fight for security from terrorism, for the prospect of democracy and for access to oil supplies in a region that is destined to fight itself. The current human divisions and forced unions between Ankara and Karachi, taken together with the region’s self-inflicted woes, form as perfect a breeding ground for religious extremism, a culture of blame and the recruitment of errorists as anyone could design. Where men and women look ruefully at their borders, they look enthusiastically for enemies.

From the world’s oversupply of terrorists to its paucity of energy supplies, the current deformations of the Middle East promise a worsening, not an improving, situation. In a region where only the worst aspects of nationalism ever took hold and where the most debased aspects of religion threaten to dominate a disappointed faith, the U.S., its allies and, above all, our armed forces can look for crises without end. While Iraq may provide a counterexample of hope — if we do not quit its soil prematurely — the rest of this vast region offers worsening problems on almost every front. If the borders of the greater Middle East cannot be amended to reflect the natural ties of blood and faith, we may take it as an article of faith that a portion of the bloodshed in the region will continue to be our own.

• • •

WHO WINS, WHO LOSES

Winners —

Afghanistan
Arab Shia State
Armenia
Azerbaijan
Free Baluchistan
Free Kurdistan
Iran
Islamic Sacred State
Jordan
Lebanon
Yemen

Losers —

Afghanistan
Iran
Iraq
Israel
Kuwait
Pakistan
Qatar
Saudi Arabia
Syria
Turkey
United Arab Emirates
West Bank
Ralph Peters is the author of the new book “Never Quit the Fight,” to be published on July 4th.

Yayınlandı: on Temmuz 21, 2006 at 12:45 am Yorum Yapın