Ken Livingstone vs Daniel Pipes

kenDünya Medeniyeti mi yoksa Medeniyetler Çatışması mı, Daniel Pipes ve Ken Livingstone tartışacaklar

ABD de Neo-Con (Yeni Muhafazakar) grubunun yönetimde güçlü bir konum elde etmesi ve müteakiben 9/11 olayı ve buna bağlı olarak Afgan ve Irak savaşları, 1996 yılında Samuel Huntington tarafından yazılmış olan The Clash of Civilizations (Medeniyetler Çatışması) kitabında ifade edilen görüşleri dünya gündeminin baş köşesine oturttu.

genelde Türkiye, dışındaki dünyada olup bitenlerden geç haberdar olan bir ülkedir. ama Türkiye bile bu Medeniyetler Çatışması konusuna uzak kalamadı. uzak kalamadı ne demek hatta bodoslamadan daldı dersek yeridir.

benim bu durum hakkında naçizane bir değerlendirmem var. kanımca tamda dünyada bu tartışmaların en sıcak olduğu dönemde Türkiyede iktidara gelen yönetim bu durumu devletin uzun vadeli stratejik politikalarını (bir zamanlar değişmesi hayal bile edilemeyen) kendi ideolojik amaçlarına göre yeniden şekillendirmek için bir fırsat telakki etti. bence bu ideolojik amaç Türkiyenin İslam ülkeleri arasında konumlandırılmasıydı.

şimdi sizi yormayayım sadece birkaç yıl öncesine geri gidelim ve hatırlayalım. ABD dışişleri bakanı Powell bir açıklamasında Türkiye hakkında islam ülkesi deyimini kullanmıştı. hemen akabinde Türkiyeden öyle bir itiraz ve reaksiyon gelmişdi ki sözünü geri almak düzeltme yapmak durumunda kalmıştı. bugün ise batıda ülkemizin bir islam ülkesi olduğu hemen her gün telaffuz ediliyor. peki Türkiyeden herhangi bir protesto bırakalım sesini fısıltısı bile çıkıyormu ? hayır.

bugün Türkiye ve İspanya başbakanlarının başı çekmesiyle bir Medeniyetlar İttifakı projesi başlatılıyor. doğrusu bu çabanın benim takip ettiğim kadarıyla dünyada herhangi bir ilgi uyandırdığını söylemek mümkün değil. işe bakınız İspanya başbakanı Batı medeniyetini temsil ediyor bizim başbakanımızda geri kalanların medeniyetini. acaba geri kalanlar Türkiye başbakanını kendilerine temsilci seçtilermi dersiniz ? bu sorunun cevabı açık. ama adını andığım girişim aslında açıkça söylenmesede sadece Batı ve İslam dünyalarını ilgilendiriyor. bence hiçbir şey çıkmayacağı baştan belli olan bu projenin tek bir sonucu var. Türkiyenin Bati Medeniyetinin bir parçası olmadığının hatta onunla gerekirse çatışmaya bile girebileceğinin uluslararası düzeyde kayıt altına alınmasıdır. bu durumun Türkiye Cumhuriyetini kuran atalarımızın idealleriyle ne kadar bağdaştığının kararını vermeyi okuyuculara bırakıyorum.

şimdi bana “peki ama Türkiyenin AB yolundaki çabaları nasıl yorumlanmalı” derseniz bununda cevabı gayet açık. Türkiye zaten AB ye bir İslam ülkesi olarak girmeye çalışıyor. AB nin bizi almamak istemesinin asıl sebebide bu. hatta bir adım daha ileri gideyim bugünkü Türkiye, Avrupa medeniyetinin bir parçası olmayı amaçlamıyor. bence asıl amaç İslamın,  resmen Avrupanın ayrılmaz bir parçası haline getirilmesidir

tarih boyunca Siyasal İslam iki defa Avrupayı fethetmeye kalkıştı. bu iki deneme silah kullanarak sıcak savaş yoluyla yapılmıştı. ilkinde İspanyadan ikincisinde Viyanadan geri döndü. bence günümüzde üçüncü deneme yapılıyor. bu sefer silahla fetih metodu denenemez. bu sefer daha yavaş ama daha güvenli “nüfus” silahı kullanılacak. tabii takiyye desteğinde. bakalım yorgun ve yaşlı Avrupa bu atağa karşı koyabilecekmi.

biliyorsunuzdur demografi konuları açıldığında sözedilen bir kaide (rule of thumb) vardır. denir ki bir toplulukta nüfusun sabit kalması için her kadının 2.1 çocuk doğurması gerekir. bu miktarın çok düşük seviyelere indiği ülkelerde nüfus azalması derhal göze çarpar. işte bu ülkelerden Almanya bu günlerde daha fazla çocuk sahibi olmayı özendirici çok önemli mali kararlar alıyor. hatta bunları rüşvet olarak adlandırmak yanlış olmaz. ama böyle lokal tedbirler ne kadar başarılı olur bilemiyorum 

aslında laf açıldığı için bunları söyledim. söylediklerimin önemli bölümü yaşadığımız olaylardan edindiğim kanaatlerdir. bir kısmıda kabul etmeliyimki spekülatiftir. okuyucular bunu bu şekilde değerlendirsin. yanlış sonuçlara varmasın. yorumlarınızı beklerim..

bu açılıştan sonra gelelim esas konumuza.  Londra Belediye başkanı Ken Livingstone bilirsiniz enteresan bir insandır. bugün hala eski fikirlerini muhafaza ediyormu bilemem ama kızıl ken namıyla maruf bir komünistti. fakat bildiğim birşey var. en radikal islami görüşleri savunan adeta onların teorisyenlerinden biri kabul edilen Yusuf el-Karadavi adlı zatı Londraya özel olarak davet etmesiyle epey reaksiyon almıştı.

kendisi şu çokça konuşulan çok-kültürlülük (multi-culturalism) akımının savunucularından  ama bu açılımların ne kadar değer taşıdığı 7 temmuz 2005 metro saldırılarıyla görülmüş oldu.

Livingstone 20 ocak tarihinde Londrada bir konferans gerçekleştiriyor. konferansın adı şöyle, A World Civilization or a Clash of Civilizations.

bu konferansın çekirdeğini bir dizi tartışma paneli oluşturacak gibi görünüyor. bunlardan birine Daniel Pipes da davetli. 20 ocakta saat 10-12 arası Livingstone ile tartışacaklar.

dış dünya ile pek ilgilenmeyen necip milletimiz Daniel Pipes adını nekadar iyi tanır bilemem. bari bir iki ipucu vereyim. gerisini zaten internetten öğrenebilirsiniz.

pipesDaniel Pipes Amerikalı bir Yahudidir ve Neo-con hareketinin teorisyen ve aktivistlerinden biridir. Harvard Üniversitesinde İslam ve Ortadoğu üzerinde tarih doktorası yapmıştır. İslamcı (islamist) olarak addettiği akademisyenlerin Amerikan Üniversitelerindeki faaliyetlerini yakından takip etmek ver bu konuda resmi makamları uyarmak amacı güden bir örgütün kurucusudur.

Pipes Moderate Islam yani Ilımlı İslam tanımının isim babasıdır ve Türkiyeye de giydirilmeye çalışılan bu gömleğin tasarımcılarından biri olarak ülkemizi iyi tanır. benim bu konuyu açmamdaki ana sebep budur. tartışmada direk olarak Türkiyenin konu edilip edilmeyeceğini bilmesemde bizide yakından ilgilendiren noktaların olacağına bahse girerim. tartışmanın (debate) çök öğretici olacağını sanıyorum. henüz webcast yapılacakmı bilmiyorum ama konferans tartışmalarına giriş bedava imiş. tabii Londraya gidiş cepten olacak, ama durun bir dakika Kızıl Ken e bir mail atıp orada bulunmayı çok istiyorum ama durumlar nanay filan dense acaba bir çılgınlık yaparmı. walla yaparmı yapar.

ilgilenenler yer ayırtmak için burayı klikleyebilir.
 

Yayınlandı: on Aralık 27, 2006 at 10:59 am Yorum Yapın

hava ısınıyor

il*irisrailin yeni atanan savunma bakan yardımcısı ephraim sneh irana karşı uygulanacak yaptırımların işe yarayacağını düşünmediğini ve israilin herşeyi göze alarak iranın nükleer silah sahibi olmasını engellemesi gerektiğini açıkladı.

bu açıklama sneh in jerusalem post gazetesi ile yaptığı bir mülakatta yer aldı.

söze şöyle devam ediyor.

israilin irana önleyici bir askeri müdahale yapmasının avukatlığına soyunmuş değilim ve bunun yaratabileceği tüm sonuçları iyi biliyorum. bunu ben son çare olarak görüyorum ama bazen son çare tek çaredir.

gerçekten ilk defa bir israil hükümet yetkilisinin ağzından irana karşı silahlı saldırı iması işitiyoruz. sneh daha sonra bu fikrinin gerekçesi olarak şu endişelerini sıralamış. haklı olabilir. ona göre iran nükleer silahları eline geçirirse yahudi ailelerin israile göçleri duracaktır. hatta imkanı olan israilliler bile ülkeyi terk etmeye başlayacaktır. bu ise nüfus artışı bakımından komşularına ve arap vatandaşlarına karşı zaten dezavantajlı durumda olan israilin sonu olur. yani ahmedinecad tehdidini kılını bile kıpırdatmadan gerçekleştirmiş olacaktır.

j.post haberi burada. mülakatın tamamı burada

Yayınlandı: on Kasım 11, 2006 at 8:41 am Yorum Yapın

talabani idama karşı

talabanibu yılın nisan ayında ırak cumhurbaşkanı celal talabani idam cezasına prensip olarak taraftar olmadığını ve saddam hüseyin in idamı ile ilgili karar önüne gelirse imzalamayacağını açıklamış.

bu sözlerin arkasından yönetimdeki diğer grupların yöneticileri talabaninin kararı imzalamamak istiyorsa istifa etmesi gerektiğini iddia etmişler.

bir başka çözüm olarak talabaninin çekimser kalarak görevi iki yardımcısına bırakabileceği gösteriliyor.

guardian gazetesinde çıkan haber burada
 

Yayınlandı: on Kasım 6, 2006 at 7:32 am Yorum Yapın

soykırım

bosnaisrailin haaretz gazetesinde dün aşağıdaki makale yayımlandı. sıklıkla olduğu gibi yine ermeni soykırım iddialarına değiniliyor. ancak makale kesinlikle tek yanlı olarak türkiyeyi suçlayıcı bir mahiyet arzetmiyor. hatta tarafsız bir gözle yazılmış bile denilebilir. zaten makalenin anafikri özellikle avrupa ülkelerinin gereksiz müdahalelerde bulunuyor olması. bu şekilde böyle kanayan yaralar büsbütün azıyor ve türkiyede olduğu gibi statüko karşıtı sesleri cesaretsizleştirerek devletlerin geleneksel politikalarını dahada sertleştirmesine neden oluyor deniyor. yani sinirlerim tepeme çıkmadan okuyabileceğim türden bir yazı.

fakat iş orada bitmiyor. haaretz bazı makaleler için “talkback” imkanı sunuyor. yani bloglarda sunulan yorum fonksiyonu gibi. işte nezaman herhangi bir yazıda ermeni, türk, kürt, soykırım, katliam vs gibi – “keyword” ler diyeceğim – telaffuz edilse bu tür yazı ortamlarında pusuya yatmış olan türkiye düşmanları başlıyorlar yağmur gibi mesaj yağdırmaya. belliki bunlar hazırlıklılar. belkide arşivlerinde hazır bulundurdukları form metinlerden copy-paste yapıp postalıyorlar. bu tür forumlara bakıyorum özellikle batı ülkelerinin pek çoğundan mesajlar geliyor ve bunlar yüzlerce olabiliyor. içlerinden bazıları utanarak sıkılarak tarafsız ses vermeye çalışsada büyük çoğunluk türkiyenin suçlu olduğunda hemfikir. genelde israilliler bu işe karışmıyorlarsada onlardanda aleyhimize dönenlerin sayısında artış var. genelde yahudiler tarihin en mazlum milleti sıfatını başkalarıyla paylaşmak kazanımlarını bölüşmek istemediklerinden ermeniler gibi başka grupların başlarından geçen talihsiz olayları holocaust ile eşdeğer yapma gayretlerini desteklemiyor. aynı paralelde israil devletide politikalarını sürdürüyor. ermeniler ise bıkmadan usanmadan bu yönde çalışıyorlar hiç şüphe yok eğer başarırlarsa yahudilerin elde etmiş oldukları avantajlardan çok daha kolayca yararlanabileceklerini düşünüyorlar. tazminat, toprak taleplerinin olumlu sonuçlanması vs gibi.

benzeri şeyler başka ülkelerde başka yayın organlarındada aynen görülebiliyor. ama ne yazıkki bu forumlara yazan, saldırıları cevaplayan türk yok denecek kadar az. mesela şu anda bahsigeçen makaleye gelen 90 küsur mesaj arasında düşmanca yazılmış onlarca varken hiçbir ”türk” karşılık vermemiş. ama daha önce arap haklarını savunma adına “haaretz” e mesaj atan epey “türk” çıkmıştı. çok enteresan bir durumdur. bunları okuyan ve konuyu iyi bilmeyen kimseler tabiatıyla bundan etkileniyor.

mesela gelen mesajlardan birini aşağıya alıyorum

What is most bizarre about Turkey`s stubborn attitude is clinging to the Ottoman past, and that at its political and moral nadir. In principle I think it would be nice to have Turkey in the EU, but I seriously doubt that a country that refuses to come to terms with its own past nearly a century after the fact is ready to join the march to a glorious future. Are the Turks not yet mature enough to acknowledge, let alone take responsibility, for their own past? If their past is Topkapi & Hagia Sophia but not the Armenian catastrophe, they`re living in a world of kitsch 

arkadaş özetle diyorki, türklerin “osmanlı” geçmişlerini inatla reddetmeleri çarpıkça bir davranışdır. sağolsun “ab” ye katılmamıza tamamen karşı değil ama anlaşıldığına göre geçmişimizin sorumluluklarını erişkinlere layık şekilde yüklenmeliymişiz. şöyle bitirmiş “topkapı” ve “aya sofya” yı geçmişinizin bir parçası olarak kabul edip “ermeni felaketi”ni kabullenmiyorsanız .oktan bir dünya da yaşıyorsunuz diyor.

şu anda ben gelen yaralayıcı tüm mesajlara cevap olarak haaretze postalanmak üzere bir yazı hazırlıyorum. ancak bu konuda dezavantajlıyım. siyaset ve tarih gibi alanlarda ingilizce yazmak benim en kuvvetli kozum (strong-suit) değil. ben bir teknolojistim ve çok uzun yıllar teknik raporlar yazılar yazdım. tabiatıyla yavaş yürüyor ve anında cevap yazamıyabiliyorum. bence bu duruma bir çözüm olarak türklerinde kendi kütüphanelerini (library) oluşturmaları gerekiyor. burada ulusal davalarımızla ilgili, ağdalı diplomasi diliyle yazılmamış, basit gündelik ingilizceyle yazılmış küçük notlar tutulmalı. bu notlar yazının ihtiyaçlarına kolayca adapte edilecek biçimde olmalı. ben bir forumda bir saldırıya cevap yazıyorsam hemen notları uygun şekilde yapıştırıp gereken ilaveleri yaparak cevabımı postalayabilmeliyim.sanırım böyle bir ortak kaynak çok fayda sağlar.

şöyle söyleyeyim mesela ben birkaç defa cevabımı yazıp bitiremeden haaretz forumları sona erdirdi. memlekette doğru düzgün yes/no diyecek adam zor çıkarken yayın organlarına mesaj yazacak insan bulmak zor. yazanların veya yazabileceklerinde işi kolaylaştırılmalı. bu görevi birileri üstlenmeli ve hızla sonuçlandırmalı tabii bu bitmez devamlı revize edilecek ve geliştirilecek ama hiç olmazsa kısa sürede sürüncemede kalmadan bir ilkyardım sitesi yaratılmalı.

hariciye” olmaz. belki atak insanların bulunduğu bir “akademi” veya “chp” gibi bir siyasi kuruluş veya bir “think-tank” aklıma geliyor.haaretz makalesini aşağıya aldım.

orijinal adresinde makaleyi okumak, yorum yapmak veya yorumları okumak isteyecekler burayı kliklesin. yukardaki resmin alındığı site

Scratching the other’s wounds

by avirama golan 

 It is fascinating to see how France, time and again, insists on sticking its refined nose into the affairs of others and preach wisdom to them, instead of dealing with the boiling kettles on its own stove. The law against deniers of the massacre of the Armenian people is still provoking a lively debate in the French press. (France approved the law about two weeks ago by a narrow majority, following an internal debate over the severity of punishment.) In Turkey, the French law pushed intellectuals and writers oppressed by the regime into a corner, compelling them to defend their country.

A day after winning the Nobel Prize, the author Orhan Pamuk hurried to declare that the French law constitutes “a blow to the principles of freedom of expression that France itself instilled.” It is a shame, Pamuk said, that France does not leave the Turks to do their own soul-searching, which is occurring in any case. Another Turkish writer, Elif Shafak, was recently brought to trial in Istanbul for allegedly “denigrating Turkish national identity” in her latest novel, “The Bastard of Istanbul,” which tells the stories of two families, Turkish and Armenian. In an article in Le Monde, Shafak asked the French to allow her nation to “heal the wounds of its history by itself.” Sinan Ulgen, the president of the Turkish think tank Economics and Foreign Policy Studies (EDAM), argued in an article in Le Figaro, that “France is weakening democracy in Turkey.”

This phenomenon is familiar to Israeli writers and intellectuals, veterans of the fight against the occupation, who stutter in an attempt to defend their country in the face of a buttressed, superficial, arrogant and self-righteous European stance. And like the French left’s attack against Israel, which places doubt on the legitimacy of the state of the Jews, the new legislation derives from a combination of factors: a historical connection (some of the Armenians who were murdered during World War I were accused of spying for France), an elitist lobby of anti-Turkish Armenian immigrants in France, a desire to embarrass Jacques Chirac and weaken the right, and – at least among some of the legislators – an innocent aspiration, though somewhat self-righteous, for tikkun olam [making the world better].

The ones seeking to improve the world argue that the Armenian people have suffered a hardship for 90 years, in addition to what they experienced during World War I. The denials of the massacre are indeed an open wound. Turkey is not only to blame. Most of the world is responsible for belittling the tragedy and shunting it aside. In the soul-searching that has yet to occur here, the children of Holocaust refugees will have to examine why it was uncomfortable for them to recognize the magnitude of the suffering of others. In this sense, the law ostensibly does justice. But this is misleading, and not only because the measure was essentially an internal-political one, but also because even when the French left is correct, it is definitely not smart.

In the introduction to the Hebrew edition of Raymond Aron’s “The Algerian Tragedy,” Professor Emmanuel Sivan analyzes this symptom: In France, he explains, politicians tend to be “frighteningly cynical – even, and primarily, when speaking loftily about morality – while the intellectuals tend to be detached ‘moralists’.” (This brings to mind, in particular, Albert Camus and his denial of oppression in Algeria and Jean-Paul Sartre and his support for the USSR in 1956 – A.G.) Thus, the moralists of the French left had little impact on the war crimes perpetrated by France in Algeria, while Aron, a centrist who spoke in the name of realpolitik, significantly contributed to the effort to convince the French to end the occupation.

In the case of the law against deniers of the massacre of the Armenian people, the French left is again ignoring realpolitik. This only serves to muffle the internal Turkish debate that finally began to awaken after years of silence. The French should demonstrate sensitivity for denials. After all, it has only been a few years since they allowed references to the “war” in Algeria and lifted censorship from Gillo Pontecorvo’s 1965 film “The Battle of Algiers.” Why now of all times, when France is in a tumult over a film exposing a new affair – the (denied) colonial use of North Africans as soldiers in World War II – is it so urgent for the left to focus on the Armenians?

Perhaps it is because of another, concealed motive related to the fear of Turkey’s entry to the European Union: the fear of Islam, which the Pope expressed in his native tongue during a visit to his homeland. This fear is the strongest thread motivating politicians in Europe today. The French, who are waging a desperate battle against head scarves and the teenagers in the suburbs, are on the eve of a dramatic election campaign and its perennial X-factor, Jean-Marie Le Pen, who threatens again to conjure up the dark ghosts and fears simmering on the republic’s ideological periphery.

An Islamic Turkey frightens the French, and the fear makes them forget smart realpolitik. If Raymond Aron were alive today, perhaps he would explain to the citizens of his country that the order of the day is actually to bring Turkey closer, help it prosper, encourage its democracy, and reinforce the voices of Pamuk and his colleagues. The insult and enmity now engendered in Turkey as a result of the French legislation were unnecessary
 

Yayınlandı: on Ekim 23, 2006 at 5:18 pm Yorum Yapın

“bernard lewis” in ortadoğusu

lewis“bir misalle bunun nekadar önemli olduğunu göstermek istiyorum. “almanya” da anayasa devlet ve kiliseyi birbirinden ayırmıştır ama okul sisteminde din derslerine zaman tahsis edilmiştir. fakat devlet öğretmen ve ders kitabı temin edemez anayasaya göre. bu yüzden tamamen isteğe bağlı olarak değişik kiliseler ve dini cemaatler isterlerse çocuklarına din dersleri verebiliyorlar. 

“almanya” daki müslümanların büyük kısmını “türk”ler oluşturur. “türk” ler  yeterli nüfus yoğunluğuna ulaştıklarında “alman” okullarında “islam” din dersleri vermek üzere alman hükümetine başvurdular. alman makamları bu isteği uygun gördü ancak öğretmen ve kitapların müslümanlar tarafından temin edilmesi gerektiğini bildirdi. “türk” ler türkiyedeki okullarda okutulan çok güzel kitaplar olduğunu bunlardan faydalanabileceklerini söylediler. fakat almanlar bu kitapların devlet tarafından üretildiğini dolayısıyla din-devlet ayırımı nedeniyle bunun mümkün olmadığını müslümanların kendi kitaplarını üretmeleri gerektiğini bildirdiler. sonuç olarak türkiyedeki okullarda modern ve ılımlı bir islam öğretilirken alman okullarında çocuklar fırsattan yararlanan “vahabi”lerin  etkisi altına girmiş oldu.

en son baktığımda bugüne kadar “el-kaide” üyesi olarak tevkif edilmiş 12 “türk” ün onikiside “almanya” da doğup eğitim almış”

yukardaki pasajı prof.bernard lewis in 20 eylülde yayınlanan bir makalesinden tercüme ettim. makalenin başlığı şöyle “Bring Them Freedom, Or They Destroy Us” kısaca “onları özgür kılmassak bizi mahvedecekler”. okuyucular farklı yorumlarda yapabilirler belki.

bookmalumunuz “bernard lewis” ortadoğu tarihi konusunda en önde gelen uzmanlardan biri belkide birincisidir. kendisi bunun yanında amerikan yönetiminde çok etkin konumda olan “neo-con” “yeni-muhafazakarlık” cereyanının teorisyenleri arasındadır. bu özelliğinin onu tarihi gerçekleri saptırmaya götürmeyeceğini sanıyorum ancak yinede “tarih” konularının yoruma açık oluşundan ötürü onun yazılarını okurken dikkatli olmanın bir zararı yoktur.

bu yazısında “lewis” kısaca “özgürlük” kavramının “islam” daki yerini tartışıyor. ulaştığı sonuçları illa kabul etmek gibi bir mecburiyetiniz yok ama yazının içinde ilerlerken verdiği ortadoğu tarihi ile ilgili malumatlar doğrusu makbule geçiyor.

makaleyi tam olarak aslına sadık kalmadan çevirmek bazı malumatı sizlerede iletmek istiyorum. bu satırların sonunda orijinal dokümana ulaşmanızı sağlayacak “link” i vereceğim.

yazar makalesine ortadoğunun modern tarihinin 1798 de başladığını ifade ederek girmiş. bunun tarihçilerin ortak düşüncesi olduğunu söylüyor. pekala ne olmuş o tarihte. efendim o tarihte “napoleon bonaparte” henüz bir generalken emrindeki küçük sayılacak bir birlikle gayet kolayca “mısır” ı işgal ediyor ve bir süre yönetiyor. bu şekilde ortadoğu “fransa” cumhuriyetinin dayandığı temellerden “özgürlük” ve “eşitlik” prensipleriyle tanışmış oluyor.

eşitlik fikri büyük bir sorun teşkil etmiyordu zira zaten “islam” eşitliği destekliyordu. “kadınlar”, “köleler” ve “inançsızlar” gibi aşağı görülenler hariç olmak üzere tüm gerçek müminler eşitti. burada “lewis” hindistandaki “kast” sistemi ve hristiyan avrupadaki öncelikli aristokratlar gibi yapısal eşitsizliklere islamın asla sapmadığını çok doğru olarak belirtiyor.

“ama iş “özgürlük” konularına geldiğinde farklılaşıyor. o tarihlerde arapçada “özgürlük” sadece hukuksal bir terimdi. çok basit, eğer köle değilseniz özgürdünüz. dolayısıyla özgürlük prensibine göre kurulmuş bir cumhuriyet  fikri tam bir kafa karışıklığı yaratmıştı. birkaç yıl sonra bazı aydınlar islamın “adalet” kavramıyla yeni gelen “özgürlük” kavramını birleştirdiler ve adeta eşitlediler. işte bu arap dünyasında ve biraz daha genişletirsek islam dünyasında yeni bir sayfa açıyor.

islam dünyasında özgürlük gündeme geldiğinde amerika ve avrupada iki tip görüş ortaya çıkar. birincisi islam ülkelerinin medeni ve düzgün yönetimlere sahip olma yeteneğinin bulunmadığıdır. batı ne yaparsa yapsın müslümanlar yolsuzluğa batmış derebeyleri tarafından yönetileceklerdir. bu görüş dışişleri bakanlıklarında ve dış temsilciliklerde çok geçerli bir düşünce şeklidir ve ne tuhaftırki “arap-taraftarı” görüş olarak bilinir. tabiiki bunun hiçbir şekilde arap-taraftarı olmakla alakası yoktur.

ikinci görüş bu ülkelerde işlerin batıdakinden farklı yürüdüğü ve gelişmelerinin kendi kültürleri çerçevesinde gerçekleşmesine müsaade edilmesi gerektiği şeklindedir. ama aynı zamanda dünyanın başka bölgelerinde olduğu gibi başta “amerika”nın önderliğiyle demokratik kurumların yerleştirilmesi mümkündür. bunada “emperyalist” görüş deniyor ve siddetle reddediliyor hatta lanetleniyor.

bu görüşleri değerlendirirken arap ve islam toplumlarının geçmişini ve modern çağlara gelirken nasıl bir değişime uğradığını hatırlamalıyız. birkere bu toplumların eskiden beri bugünkü şekilde olduğunu düşünmek çok hatalıdır.”

“lewis” bir örnek olarak 1786 yılında “fransa” nın “istanbul” elçisinin yazdığı bir mektuptan alıntı yapıyor. bu mektupta elçi kendi hükümetine osmanlı nezdinde kendisine verilen görevleri yerine getirmekte gecikmesini izah ediyor.  buna göre osmanlıda işler fransadaki gibi yürümüyor. fransada kral tek efendidir ve o ne isterse o olur. ama osmanlıda “sultan” danışıyor. bir karar vermeden önce eski yöneticiler, değişik grupların önderleri gibi kişilere danışması gerekiyor vede bu durum işleri uzatıyor. bu durum bugün ortadoğuda yaşananlardan çok farklı.

sebebi ise o zamandan beri yaşanan bazı değişiklikler. “lewis” e göre değişimlerden biri “modernizasyon”. yani ortadoğuda hükümdarlar “batı” dan geri kaldıklarını anladıklarında modernleşmeyi batılılaşma olarak alarak batının uygulamalarını kopyalamaya başlıyorlar ve tüm güçleri merkezde toplayan bir idare şekli ortaya çıkıyor. mutlak diktatörlüklerin ortaya çıkışı böyle oluyor.

bir başka değişim 1940 yılında “suriye ve lübnan”ı yöneten fransada nazi kuklası “vichy” hükümetinin bu ülkelerde ve hatta ırakda faşist bir idarenin temellerini atmaları ile yaşanıyor. bu devirde kurulan partiler daha sonra sovyetlerin etkisi altında kolayca komünist modele geçiyorlar ve “baas” partilerinin tohumu oluyorlar.

bir çok önemli değişim “mekke” ve “medine” nin “vahabi” lerin eline geçmesi. bu şekilde her yıl hac için gelen milyonlarca kişiyi etkileme şansını elde ettikleri gibi daha sonra “petrol” sayesinde ellerine geçen inanılmaz servet onlara kendi dini anlayışlarını yayma fırsatı verdi. işte bu noktada “lewis” bu yazımın girişinde sunduğum pasajı örnek veriyor.

“lewis” daha sonra “iran” ve “el-kaide” ninde arap ve islam toplumlarının değişmesine yol açtıklarını ifade ediyor.

sonuç olarak “bernard lewis” ortadoğuda toplumların geleneklerine ve yapılarına uymayan idarelerin karmaşa ve istikrarsızlık yarattığını iddia ediyor ve buradan hareketle “batı” nın özgürlük ve demokrasi gibi kavramları bu bölgeye kendi toplumlarındakinin bir kopyası şeklinde monte etmeye çalışmamaları gerektiğini ifade ediyor.

sonucundan kesin olarak emin olmamakla beraber “lewis” bölgede bazı ümitvar gelişmeleri gördüğünü  ancak acele edilmemesini demokrasi yönündeki ilerlemelerin bölgenin gerçekleri çerçevesinde ele alınmasını tavsiye ediyor. hatta “amerika”dan örnek vererek “kölelik” in kalkmasının ve kadın haklarının verilmesinin bağımsızlığın ilanından çok sonra başarılabilmiş olduğuna dikkat çekiyor.

prof.bernard lewis in makalesinin tamamını burada okuyabilirsiniz.

dikkat edilecek olursa ortadoğu ve islam hakkındaki derin bilgisine rağmen prof.lewis in cümlelerinde bir üstünlük duygusunun izleri hissediliyor. bunu ingilizcede “patronizing” şeklinde ifade edebilirim. bugünkü nesil ise bunu çok itici buluyor.iyi güzelde kendi sorunlarının çözümünde bile yardım istemek için kapısına gittiğin güçlerin sana patronluk taslamasına bozulmanın ne alemi var.

yoksa “bernard lewis” haklımı. 

 

 

 

 

 

Yayınlandı: on Ekim 4, 2006 at 7:32 am Yorum Yapın