birbirlerini iyi tanımayan kişilerin bir araya geldiklerinde buzları kıracak, konuşma fırsatı sağlayacak bir söz, bir cümle.
conversational lubricant
snail in a bucket of ball bearings

doğrusu bu deyime pek sık rastlanmıyor.
salyangozun hareket mekanizmasını düşünürseniz onu içi rulman bilyeleriyle dolu bir kaba koyan kişinin enkizisyon mahkemesinde baş işkenceci görevine talip olması halinde derhal kabul göreceğine hiç şüphem yok.
hayvancağız zaten normal arazide yerinde sayıyor. ayıptır kardeşim ayıp.
bean counter

lafı evirip çevirmeyeyim. muhasebe mesleğine mensup kişilere veriliyor bu lakap.
hey, bir tarihte ilkokullarda çocuklara kuru fasulyeler yardımıyla sayı saymayı, toplama çıkarma yapmayı öğrettiklerini bilen varmı.
verbal diarrhea
çevredekileri bıktırıp usandıracak biçimde çok konuşma hali. bizim bir kişi hakkında “çenesi düştü” dediğimiz vaziyet.
kelimesi kelimesine çevirirsek “sözel ishal” dememiz gerekiyor.
double entendre
fransızcadan gelen bir deyim. biri uygunsuz iki farklı anlam taşıyan sözlere denir. muhatabınız kastetiğinizi tam olarak anlayamıyor ve kararsız şaşırmış durumda kalıyor. daha doğrusu “masum” anlamı kastettiğiniz farzedilse bile damaklarda ekşi bir tat kalıyor.
şimdi yukardaki grafiğin ne anlama geldiğini merak edenler çıkabilir anlatayım efendim. bu grafik “google images” aracılığı ile bulundu. işin içinde amerikalı bir komedyen ve inanırsanız bir amerikan tv programında cereyan eden bir diyalog var. aşağıya alıyorum.
Groucho: So, you got any kids?
Female Contestant: Yes, Groucho, I have eleven children.
Groucho: Eleven?! Did you say eleven kids?
Female Contestant: Well, I love my husband.
Groucho: Lady, I love my cigar but I take it out of my mouth once in a while
“double entendre” deyimini pek güzel anlatıyor. iyisimi ben bunu tercüme etmeyeyim. okuyucumun ferasetine terk ediyorum.
pro bono
yok yok bu deyimin irlandalı “u2″ müzik grubunun lideri “bono” ile ilgisi yok. hatta tahvil, bono vs gibi finans enstrümanlarıylada ilişkisi yok.
“pro bono” latince. ama batı dillerine girmiş durumda ve sıkça kullanılıyor. sırf iyilik için, maddi karşılık beklemeden yapılan iş verilen hizmetleri ifade ediyor.
tap on the shoulder
şimdi bu ingilizce ifadeyi bilmek için allame olmak gerekmez. “shoulder” vücudumuzun türkçede “omuz” olarak bildiğimiz bölgesi. “tap” kelimesi çok anlamlı bir kelimedir yerine göre ama burada “hafif bir dokunuş” anlamına geliyor.
tümünü birarada düşünürsek hani bir kalabalıkta biraz duraklarsınızda birisi omuzunuza şöyle bir dokunurya. bizim memlekette bunun ardından “yürrü hemşerim” türünden bir ses duyarsınız normalde.
buraya kadar fazla ilginç değil ama amerikada bu deyim bir tür iş teklifini tarif etmektede kullanılıyor. mesela bir film yapımcısı için senaryolara uygun tipler bulmakla görevli “casting director” deniilen kişisiniz. genel bir alanda falanca rol için uygun diye düşündüğünüz bir kişiye rastlıyorsunuz ve hemen kendinizi tanıtıp bir iş teklifi yapıyorsunuz. illa şahsın onuzunu tutmanız gerekmiyor tabii. bu tür bir iş teklifinin en belirgin özelliği teklif yapılan şahsın önceden bir beklentisi olmaması.
sovereignty for prosperity
ulusalcılarımızın tüylerini diken diken edecek deyim. avrupa birliğinin “motto” su desem hiç yanlış olmaz.
refah uğruna hükümranlıktan taviz.
brinkmanship
bir pazarlıkta bir politik çekişmede istediği sonucu alabilmek için rakiplerin sinirlerini son noktasına kadar germeyi göze almak. işleri bıçak sırtında hatta felaketin eşiğinde yürütmekten çekinmemek. bu şekilde yürütülen siyaset.
bu tür bir siyaset bazen iyi sonuç versede riskler çok büyüktür. uluslararası politika alanında bugün bazı ülkeler amerika karşısında bu tür siyasetler uyguluyor. mesela “k.kore” mesela “iran”.
tabii, bu deyim sadece devletlerarası ilişkiler alanı için kullanılmıyor. hayatın her safhasında buna rastlamak mümkün.
